Yanlış Anlama’yı Anlamadım

Alamanlardan Dava’yı, Japonlardan Suzuki Amca’nın Elektra’sından sonra, dün de bir yerli oyunu Albert Camus’un yazdığı Çetin Sarıkartal’ın rejilendirdiği Yanlış Anlamayı izledim.
Diğer oyunlarla bağlantılı yazayım dedim, yazının sonunda anlarsınız derdimi. Yoksa size hava atmak değil bakın ben bunları da izledim hah haha ha!

Dur dur işi ciddiye bağlayan künyeyi ekleyeyim:

Yazan: Albert Camus
Çeviri: Çetin Sarıkartal, Şebnem Hassanisoughi, Emine Sarıkartal
Dramaturji ve Yöneten: Çetin Sarıkartal
Sahne Tasarımı: Zekiye Sarıkartal

Vesselam toparlıyorum.

Oyun 5 karakter üzerinden bir otelde geçen yanlış bir anlamanın neden olduğu trajik olayları istenilerek mi yapıldığını anlayamadığım komik bir reji ile aksettiriliyor sahneye.

Yıllar önce terk ettiği annesi ve kız kardeşiyle yüzleşmeye onların işlettiği otele geliyor nedense; yanında yeni evlendiği eşiyle Can. Soğuk bir Alman şehrinde yaşayan anne ve kız kardeşin terk derdi ise gelen müşterileri öldürerek onların parasını almak. Tabii bizim Can onlara geç gelen oğul olduğunu söylemeyince varın başına ne geliyor siz düşünün.

Oyun öyle bir reji denemesi ki Brecht gelse vay be yabancılaştırma neymiş der! Oyun bu beş karakterin (beşincisi: anlatıcı) bize gerçek Türk isimlerini söylemesiyle ve sağ olsun Çetin Hocalarının onları varoluşculuk ile ilgili kafalarındaki soruları çözmek niyetiyle bu oyunu çalıştırdığının yabancılaştırmasıyla başlıyor. Biz de oyunda aslında oyuncu olmayan ama oyunculuk yapmaya çalışan profesyonel oyuncuları izliyoruz (Nergis Öztürk’ün profesyonelliği tartışılmaz). Oyuncular diyaloglarında nispeten kötü, biz şaşkın izleyicilere döndüklerindeki monologlarda ise iyi oynuyorlar. Ama bu öyle bir denge ki bir birine girmiş vaziyette bu ikili oyunculuk. Yani şöyle bir çıkarsama mı yapmalıyız Çetin Hoca öyle dahi bir adam ki aldığı her insanı süper bir oyuncu yapar! Ne iddia…

Diğer bir derdim ise müzikler, oyun öyle absürd ilerliyor ki üzerine afişte ismini gördüğümde umutlandığım Ender Akay nasıl böyle notalar başmış, pes! Bir de artık yıldım bu renk ve karakter eşlemesinden. Her karakterin bir rengi var oyunda ama daha yeter liseli kısa filmlerinde bile yapılmıyor bu artık. Tamam renk önemlidir ama tutkulu kız kırmızı giysin basitliğinde değil. Ee hadi basitlik de önemlidir ama bu oyun öyle karmaşık ki…

İyi bir şey yok mu var o da oyunun teksti ve zavallı oyuncuların çabası.. Başta bahsettiğin konuya dönersek. İzlediğim 3 oyunda bilindik oyunların farklı rejileri olması. Yani Davayı, Elektrayı o kadar çok oynandı ki farklı rejiler yapmalıyım çabası. Tiyatro bu kadar elitist mi yani. Bu oyunları bilmeyen bu oyunları inanın anlayamaz. Bilmeden sanatla ilgilenmeyin ey insanoğlu. Bu gidişat beni korkutuyor.

Fassbinderin dediği gibi korku ruhu kemirir!

Author: Metin Akdemir

Share This Post On

1 Comment

  1. metin kardeş,
    ne güzel yazmışsın eline diline sağlık. ben de bişeyler demek istiyorum. bir de bazı söylediklerine katılmadığımı da söylemek istiyorum :)

    tiyatro elitist bir uğraş değil. tabii bunu böyle yapanlar var ama eşyanın tabiatına aykırı bence tiyatronun elit olması.

    davanın ya da diğer klasikleşmiş oyunların farklı yorumlarının oynanması tiyatroyu elit yapmaz bence. bir yönetmenin klasik bir metin üzerine yorumunu izlediğimizde illa o oyunun orjinalini bilmemiz gerekmez ki.. benim derdim yönetmen sahnede ne anlatmak istiyor, derdi ne, bana ne demek istiyordur. bunun için klasik bir metin kullanır, yeni bir metin kullanır, isterse kendisi yazar.

    yani mühim olan o an sahnede yönetmenin anlatmak istediğinin ne olduğudur.

    he eğer yönetmen bize orjinal metni merak ettirecek denli ele aldığı metinde kaybolmuş ve kendi sözünü boğmuşsa o halde o oyun ele aldığı metinden bağımsız olarak kötü bir oyundur.

    bir de dipnot olarak şunu belirteyim: burada yönetmen derken tek kişi olarak yönetmen, reji ekibi ya da tüm tiyatro ekibini kastediyorum.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir