Yabana Doğru

Yabana Doğru2

Jim Gallien, Fairbanks’in altı buçuk kilometre dışındayken, yol kenarına yığılmış karların içinde, başparmağını havaya dikmiş bekleyen bir otostopçu fark etti. Sırt çantasından namlusu görünen tüfeğine rağmen dost canlısı birisine benzettiği bu genci arabasına aldı. Otostopçu genç kendisini Alex diye tanıttı. Gallien soy ismini öğrenmek istese de otostopçu “Sadece Alex!” diyerek onu tersledi. Yol boyunca ettikleri sohbetler sayesinde Alex’e kanı kaynayan Gallien, güzergahından birkaç kilometre saparak götürebileceği yere kadar götürdü onu. Karlarla kaplı yol daha fazla ilerlemelerine izin vermeyince durdular. Alex, Stampede Patikası’na doğru yürümeye başladı. Gallien, Alex’in kanlı canlı halini gören son kişiydi.

Çocukluğundan  beri bir doğa aşığı olan Alex, üniversiteden mezun olduğunda banka hesabındaki 24.000 doları Oxfam isimli yardım kuruluşuna bağışlayarak, cebinde beş kuruş parası olmadan yollara düşüyor. Var olan dünya düzeninden, babasının despot tavırlarından, ailesinin iki yüzlülüğünden, birbirlerine kötülük yapan insanlardan bıkan Alex, kendisini modernizmden ve insanlardan soyutlayarak Alaska’ya gitmek istiyor. Ne bir uçak, ne bir insan, ne de medeniyete dair herhangi bir şey… Sadece kendisi ve doğayla baş başa olacak.

Oldukça varlıklı bir ailede büyüyen Alexander Supertramp (Alexander Süperberduş), gerçek ismiyle Christopher McCandless, kendi deyimiyle önem arz eden yollardan kendisini sınama ihtiyacı içindeydi. Ruhani amaçları vardı. “İnançlarını şekillendiren ahlaki mutlakçılığa göre, başarılı bir neticenin güvence altına alındığı mücadele, mücadeleden sayılmazdı.” Bu yüzden Amerika kıtasında dolaştığı iki yıl boyunca hiçbir tehlikeye atılmaktan çekinmedi. Sudan korktuğu halde kendisine bir kano satın alarak kaçak yollardan Meksika’ya giriş yaptı. Günlerce yemek yemediği oldu. Elinde bulunan minimum düzeydeki yiyecekle haftalar geçirdi. Bu tür deneyimler Alaska’da geçireceği zaman boyunca beş kiloluk bir pirinç paketinin onu idare edebileceği konusunda kendisine inanmasını sağladı. “İçindeki sahte benliği öldürmek ve ruhsal devrimini zaferle sonuçlandırmak için” uğradığı son durak olan Alaska’da hiç aklında olmayan şeylerle karşılaştı. On altı hafta boyunca beş kiloluk pirinçle ve avlanarak hayatını idame ettirebildi. Günlük kayıtlarına göre geri döndüğünde, sürekli kaçtığı insanlarla arasındaki buzları eritmeye dair planları vardı. Fakat Ağustos ayında erimeye başlayıp Teklanika Nehri’nin su seviyesini yükselten Alaska’nın buzları, oradan ayrılmasına izin vermedi.

Amerikalı yazar ve dağcı  Jon Krakauer, Outside dergisi için yazdığı dokuz bin kelimelik makaleden sonra, McCandless’ın ölümünün ardındaki sır perdesini aralamak üzere bir yılı aşkın bir süre saplantıya varan bir ilgiyle, yapmış olduğu yolcuğun detaylı bir şekilde izlerini sürmüş ve bu kitabı yazmış.

Krakauer’i bu kitabı yazmaya iten başlıca sebep Chris’in yaşamıyla kendi yaşamı arasındaki ortak noktalar olmuş. Ortak ailevi problemleri dışında Krakauer de gençliğinde Chris gibi tek başına yolculuklara çıkar, ormanlık alanlarda kamp kurarmış. 23 yaşındayken Alaska’da bulunan Devils Thumb dağına daha önce ayak basılmamış bir rotayı takip ederek oldukça zorlu şartlar altında tırmanmış.Öyle ki ilk denemesinde dağın yarısındayken yükseklik korkusu baş gösteriyor ve tırmanmak için kullandığı çekiçlerinden birisi yamuluyor. Böylece inmek zorunda kalıyor. Ufak bir mağaraya girip uyku tulumunda uyumaya çalışıyor. Fakat yoğun kar yağışı mağaranın bir kısmını dolduruyor. O da sinir olup uyku tulumunu biraz daha içeri sokuyor. Dinmek bilmeyen kar beline kadar deliyor. Sonunda dayanamayıp o mağaradan çıkıyor ve kamp kurduğu yere gitmeye çalışıyor. Yolun yarısında beyazlıktan başka hiçbir şey görmez oluyor. Hemen oracıkta oturabileceği bir çukur kazıp içine giriyor.

Kamp yerine ulaştığında aklındaki tek şey şehre geri dönmek olsa da vazgeçerek tekrar Devils Thumb yoluna koyuluyor ve sonunda o dağa daha önce kimsenin tırmanmadığı oldukça zorlu bir rotayı takip ederek çıkıyor.

42 yaşındayken Everest’e tırmanan bir grupta yer almış ve iniş sırasında altı dağcıdan dördü hayatını kaybetmiş.

Ayrıca kitabın bazı bölümlerinde Chris’in hikayesini yarıda keserek zaman zaman kendisinden, zaman zaman Chris’le aynı kaderi paylaşan ve Amerikan tarihinde önemli yeri bulunan kişilerden bahsediyor. Bunları da hem kıyaslamak hem de Chris’in durumunu daha iyi anlamamız için yapıyor. Çünkü Chris’in ölümünden sonra Outside’a yazdığı yazı için Krakakuer’e gelen mektupların büyük bir çoğunluğunu “Chris, ölümünü elleriyle hazırlayan bir ahmaktı” türünden şeyler oluşturuyor. Krakauer ise kesinlikle öyle olduğunu düşünmediği için Chris’inkine benzer bir yolculuğa çıkıp ölümünü gerçekten kendi elleriyle hazırlayan kişilerden de bahsediyor. Bana kalırsa kitabın en ilginç bölümlerini de bunlar oluşturuyor.

Kitabın tamamen belgeselvari bir havası var. Chris hakkındaki neredeyse tüm bilgilere ulaşıyoruz. Chris’i sadece günlüklerinden değil, kıyısından köşesinden hayatına dokunduğu herkesin gözünden görüyor ve tanıyoruz. Chris’in onların hayatlarına nasıl etki ettiğini görüyoruz. Ayrıca Chris’in yaptığı uzun yolculuklar boyunca karşılaştığı ve birlikte vakit geçirdiği kişilerin, onun ölümüne karşı verdiği tepkileri de görüyoruz. Kitabın en yürek burkan kısımlarını da bu bölümler oluşturuyor.

Sean Penn’in filmini çok beğenmiştim. Üzerimde taşlı sopalı bir etki bırakmıştı. Jon Krakauer’in kitabı ise tamamen pompalı işlevi görüyor. Bir kere koyması yetiyor.

Krakauer gazeteci adam. Olayları güzelce belgelemiş. Chris’ten bahsettiği bölümlerde varlığını maksimum düzeyde geriye çekerek netliği olaylara kaydırmış. Bazı bölümlerde de resmen edebiyat yaparak kendisini unutmamamızı sağlamış. İyi de yapmış.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir