Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü

İngiliz yazar John Berger’ in ’84 çıkışlı kitabı. İki bölüme ayrılan kitabın ilk bölümü zaman, ikincisi ise uzam üzerine. Bir arkadaşımdan hediye aldığım vakitlerde kitap ve yazar üzerine araştırma yaparken okuduğum bir yazıda, yazar hakkında şöyle bir alıntı var:

”Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekondu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri ”Yedinci Adam”ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.”

Türkiye ile yakın ilişkileri bulunduğunu öğrendiğim John Berger’in beni etkileyen esas yönü sanat eleştirmenliğinden daha çok Marksist hümanist duruşuyla “insan değeri” üzerine sarf ettikleri. Sanki telefonun diğer ucunda sakin ve kendinden emin bir ses tonuyla konuşan bu adam size gerçekleri abartısız bir uslüpla dillendiriyor siz de çıt çıkarmadan dinliyormuşsunuz gibi.

Zaman üzerine söylenegelenlerin ciddiyete sığdırılma çabasının aksine samimiyetini yalınlık ve devrikliğine borçlu bir kitap bu. Tarihin “Bir Zamanlar..” diye başlayan sayfasında seçilen herhangi bir yaşantının, Berger’e bıraktığı fotoğrafı resmediyor gözlerimize. Deneyimi: gözlem ve betimlemeye eş tutuyor öncelikle. Kimi zaman sosyolojik çıkarımlarla güçlendiriyor fotografı kimi zaman da hayal gücünüzü kısa yolculuklara uğurluyor. Zaman kavramına yorarak anlattığı kareleri, okurun hayal gücüne tamamlatma çabası sevindirici.

Öte yandan yazar, kitabın bir çok yerinde felsefi yönü ağır basan çıkarımlarda bulunuyor ki beni esas ilgilendiren bu yerlerde siyasal ya da ekonomik etkenlerle ele aldığı paragraflardır. Öyle ki bir önceki sayfada zaman üzerine yazılmış bir kaç sade dize bir sonrakinde Hegel ve Marx arası tarih-zaman-insan bilinci kıyasına dönüşüyor. Akabinde insanın zaman içinde kötüleşen konumuna binaen sistem düzensizliğine dayanan sosyolojik entropi kavramını irdeliyor.

“Başlangıçta belki,
mesafe doğruran zaman
ve ikizi “gözün görebildiği”
bir gün tam ağarmadan
aynı anda ulaşıp
kapıyı sarhoş sarhoş
birlikte tekmelemişlerdi.

Zamanın bir koşuldan bir kuvvete dönüşümü Hegel ile başlamıştır. Hegel’e göre, tarihin kuvveti olumludur; Hegel’den daha iyimser bir düşünür az bulunur. Daha sonra Marx bu kuvvetin -tarihin kuvvetinin- insan eylem ve seçimlerine bağımlı olduğunu kanıtlamaya girişti. Marx’ın düşüncesinde hep var olan sahne, Marx diyalektiğinin özgün karşıtlıkları, Marx’ın zamanın yalnızca bu üstün kuvvete dönüşümünü kabul etmekle kalmayıp bu üstünlüğü insanın hizmetine iade etme çabasından kaynaklanır. İşte bu yüzden, Marx’ın düşüncesi -kelimenin tam anlamıyla- devasadır. İnsanın boyutu -potansiyeli, gelecekteki gücü- Marx’a göre, zamansız olanla yer değiştirecektir.

Bugün, Batı’da, kapitalizm kültürü bir kültür olma savını terk edip Anlık-Pratik uygulamalara dönüşürken, zamanın kudreti karşı konulamaz bir yok edici olarak gösteriliyor. Gezegenimiz dünya ve evren bir çöküş içinde. Düzensizlik geçen her zaman birimiyle daha da artıyor. Hiç bir eylemin yer almayacağı azami entropi durumuna ölüm-sıcaklığı adı veriliyor.
Entropi kuramı, zamanı hep bir ayraç olarak görür ve bu ayraçtan önce ya da sonra neyin gelip gelmeyeceği konusunda söyleyebilecek şeyi olmadığı gibi söyleyebileceği şeyleri de es geçmiştir. Entropinin masumluğu işte bu arada yatar.

Yaşamın bir Düşüş olarak görülebileceği düşüncesi, insan imgeleminin içkin bir öğesidir. Düşlemek, düşüşün mümkün kılındığı yüksekliği kavramaktır.” syf.43-44

Kitabın ikinci bölümü daha çok mesafeler-insan aşk ve mekanlar üzerine yazılmış şiirler ve bunlar ardına yazılmış düz yazılardan oluşuyor. Ev ve ev bilinen olgu, insan mutluluğu ve modern yaşam üzerine söyledikleri bugüne kadar hiç farketmediğiniz orada duran gerçek gibi şaşırtıyor insanı.

Durup düşünmeniz ve hazmetmeniz için gayet “uzun”. Kapak fotografı ile iç ısıtan 110 sayfalık bu kitap üzerine yazdıklarımı, beni en çok sarsmış dizeleriyle birlikte sonlandırıyorum:

“Senin adana
daha mı geç iner gece?
Senden ilerde yürümem
yılan sokmasın diye mi
sandaletli ayaklarını

Denge asla kurulamaz.
Bunun için susar yıldızlar
açmazlar ağızlarını.

Nasıl geçer bir mevsim
nasıl
Neyle ölçülür
yokluğunun takviminde?

Nasıl ölçmeli
altüst ışığımın
akış hızını
olanlarda
ve olacağın dağında?

Denge asla kurulamaz.

Neyse ki gözlerimiz geceleri
yansılar birbirini
ve geçer tüm baş dönmeleri.” syf.50-51

Author: soida

Share This Post On

5 Comments

  1. Hoşgeldin, hele böyle güzel bir kitap ve yazı ile gelince, daha bir hoşgeldin. : )

  2. teşekkür ettim(:
    okudukça..

  3. En güzel kitap isimlerinden biri sanırım bu. Ayrıca hoş geldin :)

  4. elime aldığımda uzunca bir süre beni de düşündürmüştür ..teşekkür ettim tekrar tekrar(:

  5. Yaşamın bir Düşüş olarak görülebileceği düşüncesi, insan imgeleminin içkin bir öğesidir. Düşlemek, düşüşün mümkün kılındığı yüksekliği kavramaktır.”

    mükemmel bir felsefik kuram müthiş bir düşünme mekanizması haline gelmiş bir kitap…tek kelimeyle harika.. bir çırpıda okunulacak bir baş yapıt…

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir