Uzak /O Kadar Da Uzak Değil

Yaşamakta olduğu hayatla idealleri arasındaki mesafenin giderek büyümekte olduğunu kaygı içinde duyumsayan bir fotoğrafçı, yabancı ülkelere gidebilmek için köyünden kalkıp İstanbul’a gemilerde iş aramaya gelen genç bir akrabasını bir süreliğine evinde misafir etmek zorunda kalır ve olaylar gelişir…

Kaygı içindeki fotoğrafçı Muzaffer Özdemir tarafından, genç akraba ise Mehmet Emin Toprak tarafından canlandırılmış.

Ansiklopedik bilgi kısmını böylelikle hallettikten sonra filmi izlemiş olduğum tarihten bu yana film hakkında edinmiş ve bugüne kadar da düzeltmemiş olduğum yanılgılarımı sizlerle de paylaşıp benzer yanılgılara sahip olanlarla ayrı bir “neler oluyor bize” blogu kurmak istiyorum:

Mahmut karakterinin bizzat Nuri Bilge Ceylan tarafından canlandırıldığını düşünmüştüm (aslında yeterli bi benzerlik var Muzaffer Özdemir ile Nuri B. Ceylan arasında ama… ); bir diğeri de trafik kazasında ölen ve Cannes’da Muzaffer Özdemir’le beraber kendisine layık görülmüş olan en iyi aktör ödülünü alamayan Mehmet Emin Toprak’ın da trafik kazası değil beyninde tümör olması nedeniyle öldüğü yolundaki yanılgım. Tüm bunları bir yerden okuyarak edindiğimi sanmıyorum zaman içinde kendi kendine oluştu diye tahmin ediyorum. Şimdi bu yazıyı yazmak için lüzumlu bilgilere ulaşmaya çalışırken her biri tek tek yıkıldı.

Filmi gösterime girdiği yıl izlemiştim geçen gün tv’de tekrar gösterildiğinde tekrar oturup izledim. Bu film asla tekrar tekrar izlenebilecek filmlerden değil, filmi izledikten sonra sizde bir duyguyu oluştup görüntülerle eşleşen ve filmin adı sanı, afişi gibi uyaranlarla karşılaştığınızda aynı duyguyu gıdıklayan filmlerden. Bir durum, hal filmi. Bu yüzden filmi tekrar izlerken hiçbir şey hatırlamıyordum, bi olay hikaye… birkaç görüntü dışında, daha o çok bir duyguyu hatırlıyordum …

Uzak, bana hiç de uzak gelmedi aslında. Tahmin ediyorum ki kastedilen coğrafi bir mesafe değil.

Öyle gerçek ki bu film, sinema salonundan çıktığımda kendimden tiksinmiştim, o evde bir başkasına tahammül edememe hali, bir şekilde edinilmiş olan kıçı kırık eşyanın; düzeninin, halinin, var oluşunun, olmayışının her birinin bir türlü tamir edilememiş bir türlü huzur bulamamış bünyenin ( çok karmaşık olduğundan değil, bi bok olmadığından huzuru bulamayan) huzuru eşyayla kurduğu ilişkide araması, onların nizamı, düzeni, varlığı ile kendi ruhuna ilişkin düzenlemeleri sağlayabileceğini sanması. Ruhunun yakınında nasıl birini barındıramamışsa, evinde de kimseyi barındıramayışı, tahammül edememesi… Modernizmin insanı. Kendi başına, dimdik ayakta, yalnız, bir üç kağıtçı biraz daha kompleks cümleler kuruyor tv’de Tarkovski izliyor diye Yusuflaşmadığını sanan köylü kurnazlığının modernizm soslu hali bir Mahmut. Bir türlü memnun olmadığı hayatının sınırlarını iç sıkıntılarıyla savunuyor.

Siz sevdiniz mi Yusuf’u? Ben tiksindim. Hep tiksinirim Yusuflardan. Kızarım, bi kaşık su da boğmak isterim. ama boğmam sakin bi şekilde sosyal psikolojik nedenlerini aklıma getiririm Yusuf’un zihnimdeki infazını tamamlamamak için. Köylü kurnazı, bencilin dik alası Yusuf. en az Mahmut kadar bencil. Hep başkaları uğraşsın Yusuf için, her şey olacağına varır. Yusuf nereye varacağını kestiremeyeceği sözler versin, altını asla dolduramadığı tehditleri savursun. Ahlak başkasının gördüğü yerde işleyen bir ayıptır en fazla Yusuf’a. Sonsuz bir cehaletle bezenmiş kendini dünyaya, ona buna, herkese, her şeye dayatma cesareti. İletişimsizlikle örülü tamamen kendi istek ve arzularıyla arzularını tayin ettiği, kadınlar, sokaktan geçenler, otobüste yanına oturanlar… Yanlış anlamayın insanı Yusuf, çünkü sürekli yanlış anlıyor, yanlış anlama ihtimaline inat yanlış anlamayın diye başlar cümlesinde Yusuf gibiler hep.Yusuf olmak zor değil de Yusuf’un Yusufluğunu görüp onu bir kaşık suda boğmamak zor. Cehaletinde naifliği görmemek de zor…

Author: cakiltasi

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir