Üç Maymun

Üç Maymun önceki Nuri Bilge Ceylan filmlerine benzemiyor. Onun filmlerinden hoşlanmayanlar bile bu filmi sevebilir. Zaten daha şimdiden film, diğer filmlerinden daha fazla izleyici sayısına ulaşmış durumda. Ama bu sefer de karanlık ve kasvetli bir film çekmiş yönetmen. Buradan yine izleyici kaçırabilir.

Kısaca söz edeyim konusundan. Film bir araba kazasıyla başlıyor. Yerde yatan bir ceset ve direksiyonda ne yapacağını bilemeyen, bir süre sonraysa kaçan bir adam var. Servet bir politikacı ve seçim öncesi adının böyle bir olaya karışmasını istemiyor. Şoförü Eyüp’ten hapisten çıkınca vereceği toplu para karşılığında kazayı üstelenmesini istiyor. Eyüp kabul ediyor. O içerdeyken karısı ve oğlu baş başa kalıyorlar. Tamamen anne ve oğlun hikayesini anlatıyor film bu kısımlarda. İş bulamayan oğlu İsmail’e üzülen Hacer, onun araba alıp iş yapabilmesi için Servet’ten para istiyor. Bu da Servet ile aralarında bir ilişki başlatıyor. Önce İsmail öğreniyor bu ilişkiyi, Eyüp de hapisten çıkınca seziyor. Film de zaten bu suskunluklar, bilip de konuşmamalar üzerine kuruyor hikayesini. Gerçekten çok rahatsız edici bir dönem başlıyor buradan sonra. Hacer’in Servet karşısında kendisi küçültmesi, Eyüp’ün çaresizliği, oğlun Servet’i öldürmesiyle parçalanan ailenin tekrar başka bir cinayet etrafında toparlanır gibi olması.

Altyazı Dergisi’nin yeni sayısında verdiği Üç Maymun kurgu günlüğünü okudum hemen filmden sonra, yönetmenin kurgu aşamasında tuttuğu bir günlük bu. Nuri Bilge’nin kurgu konusunda çok titiz olduğunu neredeyse herkes bilir. Ama benim bu günlükten anladığım şey sadece hassaslık ya da titizlik değildi, sanki kafası karışıktı biraz, bu da elinde çok fazla malzeme olmasıyla da ilgili değildi sanki sadece. Acaba en farklı filmi olduğu için miydi bu, yoksa kendisi de bu filmden emin değil miydi? Bilemedim. Aklımda pek çok soru işareti vardı. Yine Altyazı Dergisi’nin Ekim sayısında yer alan röportaj biraz azaltsa da bu işaretleri tamamen silemedi. Özellikle Hacer karakteri beni çok rahatsız etti. Ölen küçük oğul babanın ve abinin rüyalarına giriyordu da nasıl anneye değmiyordu hiç. Ben aslında kadını hiç anlamadığımı fark ettim filmde. Sanki erkek bakışı altında ezilip gitmişti ve gerçek bir karakteri yok gibiydi.

Filmin başında açılan parantezin filmin sonunda kapanmasını bazen seviyorum, ama bu sefer sevmedim. Sonunda Eyüp’ün oğlunu kurtarmak için çaycı Bayram’dan Servet’in cinayetini üstlenmesini istemesini pek inandırıcı bulmadım. Her ne kadar Eyüp başına bir kez gelmiş bir şeyi daha kolay isteyebilir olsa da, hayatında yarattığı yıkımlardan sonra bunu bu kadar kolay dillendiremez diye düşündüm. Üstelik Eyüp dolaşmaya çıkıp da kahvenin camını tıklattığında anladım bunu ondan isteyeceğini, önce yok artık dedim. Röportajı okuduktan sonra da Fırat Yücel’in görüşüne hak verdim. “Bayram sanki sadece bu sahne için vardı”. Keşke o ikinci kez tekrar eden intihar blöfü sahnesini de eşi Ebru Ceylan’ı dinleyerek çıkarsaymış yönetmen. Her ne kadar filmde olmasının nedenini kendince açıklıyorsa da -kadının bir bedel ödemeye hazır olduğunu göstermek- ben nefret ettim o intihar sahnesinden.

Oyunculuklarsa beni çok şaşırttı. Hatice Aslan’ı sevmeyeceğimden emindim, sevmedim. Ama Yavuz Bingöl ve Rıfat Sungar çok iyi iş çıkarmışlar. Yakın planların baskısı altında bir an bile ezilmemişler. Yönetmen her planda çok titizlenmiş, sesi de anlam yaratmak için çok iyi kullanmış -nefes dublajları bazen fazla olsa da. Gökhan Tiryaki’nin de görüntülerine diyecek yok. Ama işte senaryoda içime sinmeyen şeyler var. Belki birkaç kere daha izlersem…

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir