Truffaut, Truffaut’u Anlatıyor

Fransız sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan François Truffaut, “Yeni Dalga”nın tüm temsilcileri gibi eleştiriden gelmişti yönetmenliğe. 1959 yılında çektiği ilk uzun metreli filmi “Les 400 Coups” (400 Darbe) ile “Yeni Dalga”nın ilk iyi iş yapan filmlerinden birini veren Truffaut’nun, kendi sineması ve bu sinemayı oluşturan öğeler üzerine görüşlerini içeren bir derleme sunuyoruz.

“YARATICI SİNEMASI” ÜZERİNE

“Hiçbir genellemeyi önemsemiyorum. Ne ‘sinema ya da Amerikan emperyalizmi’ni, ne de ‘Yeni Dalga ya da Fransız sineması’nı. Daha ileri gideyim, ‘yaratıcı’ tanımının bir anlam taşıdığına inanmıyorum. ‘Cahiers du Cinéma’dayken, onu keşfettiğimizde biraz anlamı vardı belki. Ama bugün, beni asıl şaşırtan, sözcüklerin yayılmasındaki hız. Örneğin ‘sevecenlik’ sözcüğünü içimden geldiği gibi kullanamıyorum, çünkü tem reklam sloganlarında bu sözcüğe rastlamak mümkün. ‘Duyarlılık’ sözcüğü ise; kitaplardan, resimden, müzikten konuşulurken önemliydi. Oysa, bugün politikacılar bu sözcüğü çok değişik bir anlamda kullanıyorlar, bir parti içindeki uyumsuzlukları göstermek istediklerinde ‘ayrı duyarlılıklar’ diyorlar. ‘Yaratıcı sineması’nın ne olduğunu ben de araştırıyorum, çünkü bu deyimi ilk kullananlardan biri, benim. Giraudoux’nun beni çok etkileyen bir metnini okumuştum. Şöyle diyordu: ‘Kötü oyun yoktur, kötü yazar vardır.’ Burada, Claudel’İn herhangi bir oyunun ilginç olduğunu, ama Portoriche’in tiyatrosunun öyle olmadığını söylüyordu belki. Ya da tiyatronun öyküden çok, bir üsluba gereksinme duyduğunu. Bu tümce üzerine, ‘yaratıcı politikası’ konusunda bir-iki yazı yazmalıydım. Bir konuyu fimle çeken kişi, onu kendi seçmelidir. Bence, bir sinemacı anlattığı konuyu duyumsuyorsa, yaratıcıdır. Eleştirmenler, Claude Zidi’nin filmlerini ‘yaratıcı filmi’ olarak nitelemeye cesaret edemiyorlar. Oysa ‘Banzai’ baştan sona onun ürünüdür ve Zidi bir yaratıcıdır. Hatta çoğundan daha fazla yaratıcıdır. Görüyorsunuz ya, kullanılagelen ‘yaratıcı’ sözcüğünün hiçbir anlamı yok. ”

AŞK ÖYKÜLERİ

“Evet, aşk öykülerini seviyorum, çünkü daha coşkulu oluyorlar. Ve sonra, yazarken ya da filme alırken kendi yerinize, kahramanlarınıza acı çektirmek daha hoş gelir göze. ‘Penceredeki Kadın’ın kendilerini çok etkilediğini, düşüncelerini allak bullak ettiğini söleyen birçok insanla karşılaşıyorum hergün. Bu da beni rahatlatıyor. Bir felsefeci mi, bir denemeci mi, bir öykücü mü olmak gerektiğine baştan karar vermeli kişi. Eğer öykücü olmayı seçtiysek, öykünün saflığını korumak zorundayız. Öte yandan, kurgunun melodrama gereksinimi vardır. Ben, melodramı seviyorum. Melodramı oluşturan ise, şarkılar. Ben, şarkıları da seviyorum, felsefeye ihtiyacım yok. ”

YENİ TEKNİKLER VE YILDA BİR FİLM İLKESİ

“Yılda bir film sinemayı dramlaştırmaktan kurtarmak için bir yöntem. Önemli olan filmlerin ritmini, düzeyini korumak. Bir başka geçerli nedenim daha var: Zevklerle oynamak tehlikeli bir lükstür. 40-60 yaşları arasında kendinizi bu tutkudan kurtaramazsanız, sonu hep acıklı olur. Daha kötüsü artık endüstrinin dışında kaldığınıza inanmaya başlarsınız. İsteğim bu üzüntüyü hiç duymamak. Meskelte yolun üçte ikisini geçtim. (Truffaut, bunu 20. filmi Penceredeki Kadın’dan sonra söylüyordu) Bundan sonra on film daha çekmek istiyorum. Her şeyde önce yeni tekniklere uyabilmek bir sorun. Daha şimdiden beni şaşırtan gelişmeler var. Bir kaç yıl sonra, elinizin altında görüntüyü istediğinizde hızlandırıp, istediğinizde ağırlaştıracağınız bir vites koluna sahip olacaksınız. Böylece, özellikle gençler evlerinde toplanıp film seyrederlerken, salt kendilerini ilgilendiren bölümleri izleyecekler. Bu da bizim sinema anlayışımızın sonu olacaktır.”

KADINLAR VE ÇOCUKLAR

“Çocuk yaşamı keşfeder, ardından onunla savaşır.”

“Filmlerimde, tıpkı yaşamda olduğu gibi, kadınlar erkeklerden biraz dahagüçlüdür genellikle. ‘Siyah Gelinlik’te, ‘Genç ve Güzel’de, ‘Mississipi Sireni’nde ve son filmim ‘Vivement Dimanche!’ (Öylesine Bir Pazar) hep öyle. Bu, filmi oluşturan öğelere karşı bir denge unsuru, belki de.”

SON FİLMİ: “VIVEMENT DIMANCHE!”

“Bu filmi çekmeye ‘Penceredeki Kadın’ın montajı sırasında karar verdim. O filmin sonunda, Fanny Ardant’ın Depardieu’nün evinin çevresinde, üzerinde yağmurlukla dolandığı bir sahne vardı. Ekiptekiler, Fanny’nin tam bir “kara seri” yaptığını söylediler. Bunun üzerine, onun için bir ‘kara seri’ konusu bulmak gerektiğini düşündüm. Konuyu biraz değiştirmek gerekiyordu, çünkü ‘Bronte Kardeşler’ gibi romantik bir tipleme riskliydi. Etkin, ama neşeli bir rol bulmalıydım. Charles Williams’ı yeniden okumaya karar verdim. Seçtiğim, aslında Williams’ın en iyi kitabı değildi. Ama istediğim, ağırlığını bir kadının çektiği, içinde gangster bulunmayan bir polisiye öyküydü. Ayrıca, beni çeken bir başka yön de klasik Amerikan komedisi kalıbındaki ilişkilerdi: İyi anlaşmak için, birbiriyle tartışan çiftler gibi.”

HITCHCOCK

“Beni Hitchcock’a çeken öğe, tekniğinden çok, heyecanıdır. Bu adamın çektiği filmi yaşadığını duyumsuyorum. Onu tanıdıktan sonra, filmlerine daha çok benzediğini gördüm. Dünyanın en ünlü sinemacısı olmasına karşın, yaşamında, daha önce hiç yaşamadığı konumların gerçekleşmesini istemiyordu. Bir gün, Los Angeles’ta bir kitapçıdan çıkarken, küçük bir sokakta rastladım ona. Family Plot adlı filminin bir sahnesinin çekiminden dönüyordu ve iki asistanı arabaya binmesi için kendisine yardım ediyorlardı. Akşam yemeği için randevum vardı, onu ve karısını arabayla evinden alacaktım. O an gidip selam vermeyi düşündüm. Sonra caydım, çünkü onun tüm yaşamı, önceden belirlenmemiş olaylarla karşılaşmamak için verilen bir savaştı. Ve bizim karşılaşmamız akşam için kararlaştırılmıştı, öğleden sonra için değil.”

Not: Milliyet Sanat Dergisi Kasım 1984 sayısından alıntıdır.

Author: Burak Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir