The Third & The Seventh

Ricamdır: Bu filmi izleyiniz.

2010 başı gibi, pek çok interaktif alanda adına ‘bilgisayar tabanlı görselleştirme’ denen bir teknikle çekilmiş yaklaşık 12 dk’lık bir yapım paylaşıldı, konuşuldu, tartışıldı. Asıl adı Jorge Seva olan fakat bireysel çalışmalarında Alex Roman mahlasını kullanan, mimarlık eğitimi almamış otodidakt bir İspanyol, bilgisayar tabanlı mimari görselleştirme [rendering] tekniği ile aynı yıl ortalığı kasıp kavurmuş Avatar’a da selamlar çakarak, tek tanımı ‘mükemmel’ olan The Third & The Seventh ile göz, kulak demeden tüm duyulara hükmetti.

İdol diye anılan mimar Tadao Ando’nun Ryataro Shiba Museum‘u, deha diye tanımlanan Ludwig Mies van der Rohe’nin Barcelona Pavillion‘u gibi eserleri saygı duruşuyla anan, eksik olmasın bana da bu konuda ne kadar az şey duyduğumu (bildiğimi değil) gösteren, Bauhaus nedir, endüstriyel tasarım, mimarî neye benzer hatırlatan, kendi adıma diyebilirim ki ufkumu açan bir eser sundu Roman.

Şimdi söze böyle girince burada ne döndüğünü biliyormuş gibi, ukala gibi, aman efendim yalamış yutmuş gibi algılanabilirim: değil. Roman’ın yaptıkları ile ilgili teknik detaylar burada anlatılmış, burada da alıntılanmış; ilgisi-bilgisi-merakı olanların bildiği, benim gibi sadece hayretlere düşenlerinse coşkuyla takdir edip son kertede susacağı kadar meşakkatli bir çalışma ile 3. sanat’ı 7. sanat’a lehimlemiş, apayrı bir görsellik, mekan/zaman kavrayışı ve renk cümbüşü ile de arzetmiş Roman.

Benim bildiğim, septem artes liberates  diye bilinen, kimi sınıflandırmalarda trivium ve quadrium diye iki bölüme ayrılan, merkezini felsefenin oluşturduğu yedi özgür sanat’a mimarî dahil edilmiyor olsa da bu konu hakkında mutabık olunmuş bir fikir henüz yok gibi (sinemaya ‘yedinci sanat’ unvanını kazandıran İtalyan yazar Ricciotto Canudo için mimari üçüncü sanat oluyor örneğin). Diğer sanatların hem besleyicisi hem de diğer sanatların beslediği bir özgürleşme noktası olarak felsefenin önemiyse sıklıkla vurgulanır. Eduardo Cadava, Walter Benjamin üzerine söz alan özgün eseri Words of Light [Işık Sözcükleri]’da, felsefe ile -bu filmin de temeltaşı olan- ışık’ı harika bir şekilde tanımlar:

IŞIĞA YÖNELİŞ. —- Fotoğrafın olmadığı, ışık kalıntısı ve ışık yazısının olmadığı hiçbir zaman olmamıştır. Eğer başlangıçta Söz varsa, bu söz daima bir ışık Sözü, “ışık olsun” sözü olmuştur ki onsuz tarih diye bir şey de olmazdı. Villiers de l’Isle-Adam’ın L’Ève future‘ünde (Yarının Havvası), Tanrı Âdem’e tarih armağanını fotografiyi vermek suratiyle bahşeder. Zaman içinde aktarılmak için fotografik sabitlemeye/tesbit banyosuna gereksinimi olan fotonların evreni, yaratılışın ilk günlerinde aydınlığa çıkar. Villiers, Kitabı Mukaddes tefsirini elektrik sorunlarıyla ilişkilendirerek, Tanrı’nın neden ışığı birden fazla kez yapmak zorunda kaldığı sorusunu ortaya atar. Işık, varlığını sürdürmek için, gelip geçtikten sonra da varlığını sürdürmek için, bir daha gelmelidir; bu bir daha gelişin adlarından biri de fotografidir. Fotografi ile felsefe arasındaki kadim alışverişte, fotoğraf, ışık eğretilemesinin akım düzenleyicisinden geçerek, doğanın olduğu kadar bilginin de mecazı haline gelir, güneşe ait bir biliş diline dönüşerek zihin ve duyuların görünmez olana erişmesini sağlar. Bu yüzden, fotografinin tarihinde,  yani fotografi olan tarihte aydınlığa çıkan şey, fotografi ile felsefe arasındaki gizli ilişkidir. İkisine de can veren ışıktır; anlaşılırlık, düşünüm, kurgulama ve açık seçikliğin -yani genel olarak bilginin- olanaklılık koşullarıyla örtüşen bir ışık. Benjamin’e göre bilginin tarihi ışığın serüvenlerinin tarihidir. Fotografi olmadan felsefe olamaz.  Passagen-Werk‘te yazdığı gibi, “bilgi ancak parıltılar halinde gelir”, eşzamanlı bir aydınlanma ve körlük anında.

Metis, syf.37-38, Çev.: Aziz  Ufuk Kılıç

Şimdi bu nasıl bir ışık, renk, felsefe, mimarî, sinema diyeceksiniz, öyle ki;

film bir kütüphaneye, sonra masalara, sandalyelere, boş sinema salonuna, temkinsiz tırabzanlara, belki psikolog koltuğuna, ilerlerken atmosferi lekeleyen gri uçağa, kararan günün belirginleştirdiği uçsuz mavi gökyüzüne, bekleme odalarına, soğuğu hatırlatan taşlara, heykellere, tek bir piyanoyu seyreden bomboş bir konser salonuna, açık pembe ağaçlarla flörtteki apak güvercinlere,  griyle bütünleşmiş ve hep bir dev karahindibayı andıran heybetli rüzgâr türbinlerine, buğday başaklarından kopup da dalgalanan tarlalarda uçuşan esrik çiçek tanelerine, o kıpırdayan yapraklar karnavalına, ağaçların üzgün yaş halkalarına, güz sarısı ağaçları terk edip karbeyazında savrulan kokulara, suyun köpüksü hışırtısında yelkenlerini açan gemilere, ardışık elektriklenen apliklerden dağılan mekanize seslere ve nihayet her şeyi gören lense, o eski makineye, gökgürültüsüyle yeryüzüne iplik iplik, konfeti misali, yağmur gibi, kusursuz bir ahenk ile yayılan kâğıt parçacıklarına değiyor.

The Third & The Seventh,

kuşlardan ve insanlardan başka her şeyin yapay, bilgisayar ürünü, yani önceden olmamış, aslında olmayan fakat ‘gerçek hayat’ dediğimiz bütüne nazire yapar gibi daha bir gerçek, daha bir renkli göründüğü ‘mükemmel’  bir animasyon. Üstelik modelleme, kaplama, aydınlatma, render, post-prodüksiyon, kurgu, ses tasarımı, senaryo ve yapımın tümü tek bir kişi: Alex Roman.

Nihayet susuyor ve izlememiş meraklı gözleri, kaçıranlar ve yeniden izleyenleri, pamuk bir dünyaya çağırıyorum.

Yönetmenin ricasıdır: Tam ekran izleyiniz.

The Third & The Seventh from Alex Roman on Vimeo.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

2 Comments

  1. çok beğendim ..

  2. Çok teşekkür ederim. Bu da diğer kısa filmler gibi etkileyiciydi. Daha fazla kısa filme yer vermenizi diliyorum.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>