The Straight Story

Bir David Lynch filminin insanı duygulandırabilme ve hatta ağlatabilme imkânı olduğuna inanmazdım. Ta ki, bu “düz” hikâyeyi izleyene kadar.

Alvin Straight, İkinci Dünya Savaşı’nda dahi savaşmış yaşlı bir adam. Kızı Rose, konuşma özürlü. Sakin bir hayatı paylaşıyorlar. Bir gün Alvin’in akranlarından biri, evinde Alvin’i yerde yatarken buluyor. Kalçasından ameliyat olması gerekiyor ama o bunu reddediyor. Bir gece, telefonla, 10 senedir konuşmadığı erkek kardeşi Lyle’ın kalp krizi geçirdiğini öğreniyor Alvin. Gözleri bozuk olduğundan araba kullanamıyor, Wisconsin’e uçakla gidebilme gibi bir durumu da yok. Ve bahçesindeki çim biçme makinesinin arkasına bir römork bağlayarak, 73 yaşında 750 km’lik yolu kardeşi için katetmeyi göze alıyor.

Hayatının büyük kısmı yollarda geçmiş bir insan Alvin. Geceleri seyahat etmediğinden, bir tarlada ateş yakıp uzun uzun düşünüyor, yıldızlara bakıyor. Yine bir gece bu düşünce seanslarından birinde, hamileliğini ailesinden ve sevgilisinden gizleyen bir genç kız yaklaşıyor yanına. Alvin ona, <Çocuklarım çok küçükken onlarla bir oyun oynardım. Her birine birer çubuk verirdim. Her biri için bir tane. Sonra onlara “Onu kırın.” derdim. Tabii ki kolaylıkla kırarlardı. Daha sonra onlara “Çubukları bağlayın ve kırmaya çalışın.” derdim. Tabii ki kıramazlardı. Onlara bu demetin “Aile” olduğunu söylerdim.> dediğinde, fonda Angelo Badalamenti’nin o müthiş müzikleri, bir izleyici olarak hırpalandığınızı fark ediyorsunuz. Çünkü ununu eleyip eleğini asmış bir adam değil Alvin, sıkıntılarını, yapamadıklarını yaşamının son döneminde halletmeye çalışan bir adam. Sağlam karakterli, munis, ılık ılık bakan bir ihtiyar. İnsanın dedesi olsun isteyeceği türden bir sevimlilik, vakar.

Yollar Alvin’i, kendisinden genç olanlara öğüt vermeye götürüyor bile denebilir. Bir bisikletli kafilesi hızla önünden geçerken Alvin selamlıyor onları. Sonra o kafileden bir eleman Alvin’e, “Peki yaşlanmanın en kötü yanı ne Alvin?” dediğinde, “Yaşlanmanın en kötü yanı, genç olduğunu hatırlamak” diyor o. Yollar yavaş yavaş bitiyor. Çim biçme makinesi arızalanıp, Alvin’i evinden artık çok uzaklarda bir kasabada, ona yardım eden insanlarla tanışma fırsatı yarattığında anlıyoruz ki, yaşanılan her ân’ın bir değeri, bir kıymeti var. Hiç tanımadıkları bir yabancıya yardım eden insanlar. Sonra Alvin’i bir Fransız mezarlığının yakınında kamp kurmuşken fark eden ve ona yemek getiren rahip. Yıllardır bira içmemiş Alvin’in, kardeşi Lyle’ın evine çok yaklaştığında, tıpkı bir genç gibi bira içmesi. Ve David Lynch’in bir basit hikâyeyi çok da dramatize etmeden muhteşem bir şekilde sunduğuna kanaat getirdiğim o final sahnesi.. Zannediyorum ki yıldızlara bakmayı unutmamalıyız.

Sinema macerası dublörlükle geçmiş Richard Farnsworth’un Alvin Straight karakteri ile Oscar’a aday olup kazanamadığını ve filmden 2 sene sonra, kanser olduğunu bildiği zamanlardan birinde bir tüfekle intihar ettiğini öğrenmek üzdü açıkcası beni. Filmin hümanist yanını zedelediğini inkâr edemeyeceğim bu intihar olayının fakat tabii ki bu konu hakkında bir şey diyemem. Lynch için, ressam yanını gösterme olanağını en fazla bulduğu film de denebilir The Straight Story için. Gerçek bir olaydan öylesine etkilenmiş ki, sonunda gerçek Alvin Straight’ın hikâyesini araştırarak çekmiş bu filmi. Üstelik Mullholand Drive ve Lost Highway’in arasına böyle bir minimal ‘eser’in konması ayrıca ironik ve sevindirici. Her daim önceliği ‘sade’ olana veren ben ise, Lynch’in en naif, en sade filmi seçiyorum The Straight Story’i, kendi payıma.Ve hepimize söylemek istiyorum:

Yıldızlara bakmayı unutmamalıyız.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

7 Comments

  1. “Orta Amerika insanı” ve o insanın yaşadığı coğrafya, kovboylar filan öyle ya da böyle Lynch filmlerinde kendine yer bulur. Bu sade insan yardımseverdir, değerlerine bağlıdır vesaire vesaire. Bir Lynch filmi için şaşılacak düzeyde anlaşılır olan The Straight Story’de, bu hayırseverlik, birlik-beraberlik, değerlere bağlılık, ulan biz daha ölmedik vurgusu gözümüzün içine sokulmasaydı daha iyi olacaktı gibime geliyor.

    Straight Story, cidden dümdüz bir öykü. Alvin’in çıktığı yol gibi, Alvin’in hayatı gibi düz ve basit. Lakin sizin vurguladığınız üzre geride bırakılan ömürden ziyade yaşlı adamın basit hüznü, onu bu yolculuğa çıkaran kardeş hasreti ve gösterilen azim daha ön plandaydı diye düşünüyorum. Alvin basit bir adam ve basit bir şey yapıyor. Hüznü filan çok derinlikli değil. Alvin’i gerçek ve sevimli yapan da bu zaten. Karmaşık bir adam değil, hayatı karmaşık değil. O yüzden çim biçme makinesi ile yola çıkmanın da anlaşılmaz bir tarafı yok bu açıdan.. Öyküyü sürükleyen, yine her öyküde olduğu gibi sonunda ne olacak duygusunu canlı tutan “merak”. Bize en sonunda gösterilen şey de Alvin’e, şu yaşadığımız hayata ve yıldızlara bakmanın aslında çok da abartılacak bir şey olmadığına tam da uygun bence..

    The Straight Story, Lynch’in en sade filmi. Çünkü başka sade filmi yok adamın. Elephant Man ise naif olmasa da anlaşılır bir film işte..

  2. Yıldızlara bakmanın çok abartılacak bir tarafı zaten yok, öyle başlayan ve öyle biten bir filmi anlatırken ben de öyle bitirmek istedim; sadece bu. “Biz daha ölmedik” vurgusu benim gözüme çok girmedi açıkcası; sanıyorum ki Alvin’in basit hayatını, basit hüznünü, basit düşünmesini sevdiğim için “merak” faktörünü de geri plâna itmiş, bunun bir Lynch filmi olmadığını düşünerek izlemiştim. The Elephant Man için de anlaşılır değil, “gerçekçi” diyebilirim. Kendisine film çeken bir adamın The Elephant Man’i de karmaşıklaştırması çok zor olmazdı, sadece istememiş.

  3. O halde, “gerçek”, “anlaşılır” ve “karmaşık” kavramları üzerinde yeniden düşünmeni öneririm.. (İlk yorumumum çok mu “gergin” olmuş?!)

  4. (Eğer öyleyse muhtemelen ikincisi seni daha çok gerecek..)

  5. Niyetli önerilere çok açık bir insan değilim, gergin olduğumsa doğru. Kavramlar üzerine düşünmemi önermemeni öneririm.

  6. bir diğer ağkatma potansiyeline sahip David Lynch filmi de Elephant Man’dir.

  7. Sevgili Fırat, her öneri bir niyet içerir. Sözünü ettiğim(iz) kavramlar üzerine düşünme önerim bu kavramlar hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olup olmadığına ilişkin bir şey değildi.

    Derdim filmi hakkındaki yorumunun eksik ya da fazlalıkları ile ilgili bir şey değil. Fakat Lynch izleyen ve yazan birinin/bizlerin bazı kavramları kullanıken daha dikkatli olmamızla ilgili bir şeydi. Niyetim açıkçası şuydu fakat alelacele yazdığım için eksik ifade etmişim demek ki. David Lynch’den söz ediyorsak “gerçek”, “karmaşa”, “anlaşılır olma” gibi kavramları daha dikkatli kullanmalıyız. Senin “gerçekçi” dediğin şey nedir ki? Lynch zaten amiyane tabirle gerçeğe parmak atan bir adam değil mi?

    Lycnh’ten bağımsız konuşursak “gerçek”e dair bilgilerimizin (var olmanın/yaşıyor olmanın hakikati’nden söz ediyorum) ya da gerçek/gerçek olmayan ya da gerçekçi/gerçekçi olmayan gibi kategorik ayrımlarımızın onu kavramaya yetmediğini belirtmek gerekiyor. Bizim gerçek dediğimiz şey mevcut durumumuzdan yola çıkarak tanımladığımız bir şey midir? Gördüğün, işittiğin, dokunduğun şeylere mi gerçek diyoruz biz? Kaldı ki Lynch’ten söz ediyoruz. Onun filmlerinde gerçeğin, alışılmışın dışında, farklı yönleriyle irdeğelendiğini görüyoruz. Hayatın arzu, tutku, korku, rüya, ihtiras, nefret, iğrenme, yoksunluk, eksiklik ya da iyilik/kötülük, şeytan/melek kavramları Lynch tarafından yeniden tanımlanır. Bizim gerçek bildiğimizin şeyin, aslında gerçeğin kötü bir kopyası olabileceği; neyin rüya neyin gerçek, neyin anlaşılır neyin anlaşılmaz ya da neyin aleni neyin gizli olduğunun aslında çok da ademoğlu tarafından aslında çok da “anlaşılır” olmadığı anlatılır o filmlerde. Acı, korku ve hüzün, vahşet, tutku, merak, kendi olma ya da bir başkası olma gibi daha bir çok anahtar kavram senin de kavradığını sandığım “Lynch gerçekliği”ni idrak etmek açısından önemli bence.

    Sabah uykudan uyanıyorsun. Uykunda bir çok düş görmüşsün. Kesik kesik, parça parça. Yataktan doğruluyorsun. Başın ellerinin arasında ya da yatağın kenarlarını sıkı sıkıya kavramış. Gözlerin dalgın. Gördüğün düşleri hatırlamaya, parçaları tamamlamaya çalışıyorsun. Bu istemsiz gerçekleşiyor. Aslında halihazırda rüyan devam mı ediyor, yoksa rüyada gördüklerini uyanıklık durumunda taşımaya çalışıyorsun? Bir süre öyle duruyorsun. Sonra bir şeyler çıkmaya başlıyor yavaş yavaş. Ama ortaya ne çıktığından emin değilsin.. Kurduğun şey rüyanda gördüğün şey olmayabilir. Onun bir yansıması da olabilir.. Sonra o rüya parçalarını, inşa edebildiğin kadarıyla bir araya getirebildiğin kadarıyla inşa edip yataktan doğruluyor ve uyanıklık durumuna, yani sinema salonlarına, metroya, biletlere ya da naylon poşetler dünyasına geri dönüyorsun..

    Böyle bir şey bu galiba..

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir