The Social Network

Facebook önemli bir “şey”. Seviyorum ama hastası falan değilim. Kullanmasını bilen için önemini inkar edemem ama bulunan ilkokul arkadaşları, video paylaşım olayı ve bakılan iş ilanları dışında pek işime yaradığını söyleyemem. Bir de, birkaç önemli bağlantı belki, o kadar. Mesela hatun kaldırmaya çalıştım; olmadı! Donnie Darko’yu beğenen Türk izleyicilerden profil fotoğrafında boynunu bükmemiş olan kadınlardan birisine “Merhaba, Donnie Darko, ha? Ne güzel, pek güzel” falan diye yanıtsız kalan bir mesaj göndermişliğim olmuştu. Neyse, nimetleri varsa bile benim pek faydalanamadığım bir “şey” Facebook. Birkaç yıl öncesinde ülkemizde de yayılmaya başladığında çenemizi epey yormuştu, yormaya da devam ediyor.

Mark Zuckerberg’i dünyanın en genç milyarderlerinden birisi yapan Facebook’un, tarihe baktığımızda pekçok önemli olayla (Truva Savaşı, – göreceli olarak – Anakin’in Darth Vader oluşu vs.) ortak bir noktası var: Temelinde “kız meselesi” yatıyor!

Gerzekçe tavırları yüzünden kız arkadaşından postayı yiyor Mark. Ondan sonra yurda döndüğünde bu kızla ilgili ileri geri şeyler yazıyor bloguna. Yazdıklarından esinlenerek kızları birbirleriyle ve hayvanlarla kıyaslayacağı facemash adında bir site kuruyor. Site bir gecede aldığı reytingle Harvard’ın server’ını mı ne çökertiyor (pek anlamıyorum da bu tür şeylerden.) Yaptığı bu şeyden dolayı hem altı ay uzaklaştırma cezası alıyor hem de birçok insanın nefretini kazanıyor.

Vinklevoss ikizleri Mark’ın yaptığı şeyi öğrenince aradıkları adamın bu olduğunu anlıyorlar. Sadece Harvard’lı öğrencilerin girebileceği bir tür sosyal paylaşım sitesi kurmalarını istiyorlar Mark’tan. Yaptığı bu güzellik dolayısıyla hem Harvard’ın istediği kulüplerine girebilecek hem de facemash dolayısıyla edindiği kötü şöhreti yerle bir edebilecektir. Teklifi kabul edip işe başladığında aklına başka fikirler de gelir Mark’ın. Bu süreçte Winklevoss kardeşlerden kaçıp durur ve gönderdikleri bir çok elektronik postaya yanıt vermez. Bunun yerine on binlerce satır kod yazar, yeni şeyler ekleyip çıkartır ve sonunda thefacebook dediği siteyi kurar. Bu süreçteki en büyük destekçisi de mali destek sağlayan ve tek dostu olan Eduardo Saverin’dir.

Birbirine paralel ilerleyen iki dava sahnesiyle ilerliyor film. Birisi Winklevoss kardeşlerin açtığı, diğeri de Eduardo Saverin’in…

Oldukça ironik bir altmetni var filmin. Yalnızlıkla ilgili çünkü. Terk edilmiş, ciddi durumlarda nasıl davranması gerektiğini bilmeyen, yalnız, kıskanç bir çocuğun hikayesi The Social Network. En klişe tabirle – ki çok da uyuz bir tabirdir – kalabalıkların içindeki yalnızdır Mark Zuckenberg. Bu durumu çok güzel anlatan bölümleri var filmin. Bilmem hangi kulüplerin partisi varken ve başkaları bir yerlerde eğleniyorken kendisi yurt odasında facemash’i kurmaktadır. Facebook’u büyütmelerinin hatrına ekip üyeleri hoplayıp zıplarken kendisi camın öte yanından onları seyreder. Bilmemkaçıncı üyelerini kazandıkları gece tek dostunu kumpasa getirir… Anladığımız kadarıyla kendisi pek sosyal değil, okuldaki meşhur kulüplere falan gidesi yok ama istese de giremeyecek bir konumda zaten. Sosyal statünün çok şey demek olduğu Harvard’da gecesi gündüzü bilgisayar olmuş bir çocuk Mark. Onca insanı tek bir çatı altında toplamasında da yalnızlığı ve kıskançlığı yatıyor bana kalırsa. Paraya pek önem vermediği defalarca vurgulanıyor zaten. Onun istediği şey kabul edilebilir olmak.

Filmin son beş dakikasında Mark’a farklı bir gözle bakmaya çalışması pek hoşuma gitmedi. Yüz on beş dakika boyunca nalına nalına vurup, son beş dakikada mıhına vurmaya kalkışmaları iyi olmamış. Kötü birisi olmadığını söylüyor Mark ama sırf Eduardo’ya yaptıkları dolayısıyla göt herifin tekidir bana göreJesse Eisenberg bir türlü ısınamadığım bir oyuncu. Rolünde hiç fena değil ama karakter için adı geçen diğer oyunculardan Shia LaBeouf olsaydı kim bilir nasıl bir Mark ortaya çıkartırdı diye çok merak ediyorum. Bana kalırsa genç kuşağın en iyilerinden birisi Shia LaBeouf. Diğeri de Andrew Garfield! Hatta “en sevdiğim aktörler” listesi yapsam başa Ryan Gosling gelir, peşine – sıra gözetmeksizin – bunlar dizilir. Andrew Garfield, Boy A’deki oyunculuğundan dolayı çok sevdiğim bir aktör. Burada da çok iyi. Geçenlerde yeni Spider Man olarak duyurulması beni biraz gerdi ama Tobey Maguire’dan çok daha iyi bir Peter Parker ortaya koyacağını bilmek içimi rahatlatıyor. Ayrıca şunu söylemek çok garibime gidiyor ama Justin Timberlake de çok iyiydi The Social Network’te.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

13 Comments

  1. Benim de Facebook hesabım yok, internetten de pek anlamam. Bu nedenle filmin bazı kısımlarını anlamakta oldukça zorlandım.
    David Fincher’ın gel-gitli filmografisine alıştık aslında, fragmanını izlediğimden beri de “The Social Network”ün filmografisinin zayıf halkası olacağını düşünmüştüm. Ama yine de Fight Club’ın yönetmeninden günümüzün sosyal ağlarına dolanmış insanlarına zekice bir eleştiri gelebileceğine inanmadım da değil. Üstelik filmi hakkında konuşurken kendisinin yaptığı “Yurttaş Kane” benzetmeleri de umudumu iyice arttırdı. Ama ne yazık ki öyle bir film olamamış “The Social Network”. Yer yer Zodiac’ı hatırlatan anları olsa da genelinde sevemediğim bir film oldu. Ayrıca Mark Zuckerberg’den gerçekten tiksindim ve bütün bunların temelinde kız meselesi olduğu naifliğini de hiç yemedim :)

  2. Facebook’tan kız kaldırmak mı?
    Film eleştirisi yazabilecek düzeyde olan birisinin böyle bir cümle kullanması ,kendi yazısı içerisinde, sadece bana mı garip geliyor?

  3. Nebil Özgentürk’ün hazırladığı Orhan Pamuk belgeselinde Orhan Pamuk da “kız kaldırmak” tabirini kullanır. Hatta “kepçeyle arabaya kız kaldırmak” şeklinde :) Nobel alabilecek düzeyde bir yazar bile kullanabiliyorsa sanırım çok ciddi bir sorun yoktur. Kısacası bana pek garip gelmedi, eğlenceli ve güzel bir eleştiri olmuş.

  4. Aslında gayet klişe bir hikayesi var filmin; Mark Zuckerberg (soyadının hastasıyım) isimli veledin yükseliş hikayesi. İlgi çekici olan kısmı ise bu yükselişin neredeyse hepimizin kullandığı ve gözümüzün önünde büyüyen Facebook sayesinde olması.

    Karakterlerin çoğu fazla karikatürize edilmiş, bazıları abartı boyutlarda olmuş. Bir de yazı da belirtildiği gibi Mark’ ın zengin ama yalnız tasviri gayet canı sıkıcı. Zenginler hep mutsuz zaten! Tamam gözümüz yok paranızda! Bir de facebook’ un ilkokul arkadaşı bulma sitesi yalanı da son bulmuştur herhalde, Mark’ ın niyeti gayet açık anlatılmış (:

    Kısacası film olarak dandirik, ama pazarlama açısından gayet akıllıca bir film. Baya gişe yapacaktır. Ama zaten facebook hikayesini az çok bildiğim için benim ilgimi daha çok Napster hikayesi çekti, Lynch’ de onu çeksin…

  5. Ben daha seviyeli bir dil kullanulmasını tercih ederim. Orhan Pamuk nobel aldı ve bu lafı kullandı diye “kız kaldırmak” tabiri herkes için daha sık ve seviyeli kullanılabilir hale mi geliyor yani? İnsanların yaptıkları,yazdıkları, kullandıkları işleri bu şekilde aklamasına da bayılıyorum doğrusu. Ne var yani? X şahıs demiş, ben de diyebilirim çok mu anormal?
    Evet bence anormal. Ben bu sitenin seviyeli ve düzgün kültür sanat haberleri yayınladığını düşünüyorum ve bu yazının da bu siteye yakıştığını düşünmüyorum. Bir yazarın seviyesiz kelimeler kullanması o yazıyı daha “sıcak” veya daha “samimi” yapmaz. Daha seviyesiz yapar sadece.
    Ayrıca kızlar veya erkekler “kaldırılacak” nesneler mi ki böyle bir tabir kullanmak garip gelmiyor?

  6. Kullandığım tabir sitenin seviyesini aşağılara çeker mi ya da çekmiş midir, bilmiyorum ama sorun yaratacağını düşündüğüm bir şey yazacağım zaman danışıyorum. (“Göt herif”e tepki gelebileceğini düşünüyordum aslında.) Sadece o durumu niteleyen en uygun deyimin bu olduğunu düşündüm. Sonuçta Facebook’tan söz ediyoruz ve Facebook içinde yaygın bir durum “kız kaldırmak” girişimleri. Bunun böyle olması benim, Orhan’ın ya da Fatmagül’ün suçu değildir. “Kız kaldırmak” deyiminin yazının içerisindeki duruşunu gayet normal buluyor ve bunun nedenini de Orhan Pamuk’a ya da Recai Abi’ye bağlamıyorum. Fakat Orhan Pamuk’un da kullanmış olması hoşuma gitti. Recai Abi’ye ise ezelden beri hastayım zaten.

    Kadın ve erkek meta olarak gördüğüm varlıklar değil elbette. Fakat bu türden bir eylemi nitelendiren en uygun deyimlerden birisi “kız kaldırmak” bana kalırsa. Niyetini içinde barındıran bir şey çünkü. Hoşlanılan kıza açılmak öyle değil mesela. Ama “kız kaldırmak” deyince niyet baştan belli.

    İnternette yazıyor olmanın en iyi taraflarından birisi de yazıların editör denetiminden geçmiyor oluşu. Bu durum belli bir özgürlük sağlıyor ama hal böyle diye malı götü dağıtacak halimiz yok tabii ki. Yine de belli bir esnekliğin zararı olmaz diye düşünüyorum. Tramvay Durağı’nı seven insanları görmek güzel bir şey. Ben de çok seviyorum. Yazarlarını bizzat tanısanız daha da seversiniz, eminim. Yazı, yazarın sorumluluğundadır ve bir seviyesizlik varsa yazarın kendisinden kaynaklanıyordur. Tramvay Durağı’na mal etmemek gerekir.

  7. “Kız kaldırmak” gibi bir deyişin kullanılmasıyla, seviyeli ve düzgün sanatın ne alâkası var, asıl ben onu çözemedim.

    İki satır yazı okuyunca, boyundan büyük lâflar etme cür’etini kendinde bulan insanların sayısı artıyor. Yahu sanatta otorite tartışması mı yapıyorsunuz artık? Nasıl bir mantıktır? Siz mi belirliyorsunuz sanatın ve sanatsallığın hudutlarını? Yok öyle bir şey, bunu bilin hele.

    Batı’ya öykünme çabası… 87 yıldır bitmeyen sevda. Batı’dan, 87 yıldır alabildikleri tek şey bu; kibir. Cumhuriyet’in kazanımları diyerek kendi kendilerine gelin güvey olan şu insanların, her konuda konuşabilirimcilikten başka bir şey kazandıklarını iddia eden var mı?

    Biz elitiz, biz farklıyız. Bitmek tükenmek bilmeyen bir İttihat ve Terakki marazı. Size Facebook yakışır zaten. Bu tür oluşumlara lâyıksınız. Her şeyi bilen milyonlarca insanın çöplüğü.

    Kız kaldırma hakkında biraz fikir sahibi olmanız için, biraz insan içine karışmanızı salık veririm. Tahayyül ettiğiniz o küçük, fantezi yumağı dünyanızdan çok daha farklı bir dünya var orada. Sanatı, sanatsallığı, doğru ve düzgün şekilde gözlemlebilmek için, onu oluşturan ana unsurla kaynaşın. Facebook başınıza vurmuş, kavramların arasında kaybolup gitmişsiniz…

    Sevgili Akın Çetin’e de, samîmiyetinden ötürü müteşekkîrim. Asosyalliğin hâkim olduğu günümüzde, seçtiği kelimelerle, sosyal olmanın hakkını verdiğini görebiliyorum. Eline sağlık.

    Filme gelince; izlemedim. İzlemeyi de düşünmüyorum. Belki bir yerlerden indiririm. Hepsi o. Yazıya da Ekşi Sözlük’te dolaşırken ulaştım. Kötü de olmadı hani…

  8. Ahmet bey sanal ortamda tartışma yaratmaktan hoşlanmıyorum ama tanımadığınız bir insana hakaret etme hakkınnız da yok açıkçası. Ben ne kendimi ne etrafımdaki insanları otorite olarak görmüyorum. Facebook’u da sıkı takip eden bir insan da değilim. Neyin başıma vurduğuna siz mi karar vereceksiniz? Pardon,siz kim oluyorsunuz da benim ne tür bir hayatım,fikrim, yorum hakkım olduğuna karar verebiliyorsunuz? Dünyamın nasıl bir dünya olduğunu biliyor musunuz? Ya da beni tanıyor musunuz ki olayı teee İttihat Terakki’den alıp Cumhuriyet elitisizmine getiriyosunuz? Burada kim farklı ya da elit olduğunu iddia ediyor?
    Birşeyleri eleştirip daha düzgün dile getirilmesini istemek ne zamandan beri suç oldu bu ülkede?
    Kaldı ki elit olduğumu iddia etmiyorum ama elitliğin de aşağılanacak birşey olduğunu düşünmüyorum.
    Kimin nereye öykündüğünü de buraya yazılan 15-20 cümleden anlayamazsınız.
    Bugüne kadar ne okuduğumu ya da ne okumadığımı da nereden biliyorsunuz da “iki satır” yazı okuyup sanat hakkında ahkam kestiğim iddiasını yöneliyosunuz?
    Ve çok merak ediyorsanız da şunu ekleyeyim; ben otorite değilim sıradan bir öğrenciyim sanat konusunda. Ancak bir otorite olması gerektiğine de inanırım. Ama bu otorite mutlak olmak zorunda da değildir. Herkes kendine göre farklı bir otorite belirleyebilir.
    Kullanılan dilin ise sanatla birebir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum burada.
    Ben yazıda kullanılan dili eleştirdim.
    Gerçek hayattan kopuk ta yaşamıyorum merak etmeyin, hergün otobüse binip sokaklarda yüzlerce insanın arasında yürüyorum.
    Asıl sorun ise, sizin bunun hesabını bana soracak cür’ette olabilmeniz.
    Saygısızlık yapıp tartışma yaratmak istiyosanız, onu buraya ulaştığınız “sözlük” benzeri sitelerde ya da forumlarda bolca bulabilirsiniz.Ama yeri bu site değil bana kalırsa. Ve bu sitenin o tarzda bir yer olmadığına inandığım içinde sık sık gelip Tramvay Durağı’na yazılan yazıları okuma ihtiyacı hissediyorum.

  9. Hakâret mi? Ad hominem diyoruz biz buna. Dikkate dâhi almıyorum.

    Hâlâ, bir şeyleri aklınızca yargılayıp, yanlışlayıp, doğrularının dile getirilmesinden dem vuruyorsunuz. Pes doğrusu! Kibir derken biraz insaflı davranmışım besbelli. Bir de suç lâfı geçmiş ki, demagojinin önde gideni. Söylediklerimden bunu çıkarabiliyorsanız, sadece gülerim.

    Akabinde; otorite kavramına dair bildiklerinizi gözden geçirin. Mesnetsiz açıklamalarınızla gülünç duruma düşüyorsunuz.

    Ayrıca yazıda kullanılan dili eleştirdiniz mi, yargıladınız mı; buna karar verin her şeyden önce. İkisi farklı şeyler. Önce yargılıyorsunuz, sonra da eleştirdim diyorsunuz. Enteresan…

  10. “İki satır yazı okuyunca, boyundan büyük lâflar etme cür’etini kendinde bulan insanların sayısı artıyor. Yahu sanatta otorite tartışması mı yapıyorsunuz artık? Nasıl bir mantıktır? Siz mi belirliyorsunuz sanatın ve sanatsallığın hudutlarını? Yok öyle bir şey, bunu bilin hele.”

    İster dikkate alın ister almayın. Olumsuz bir eleştiri yapıyorsam eğer bu yargıladığımı değil eleştirdiğimi gösterir. Kaldı ki yargılıyorsam da bunun cevabını yazıyı yazan kişiden beklerdim (ki vermiş te) sizden değil.
    Burda ukalalık yapan da yok kibirli davranan da,iki satır yazı okuyup ahkam kestiğimi iddia eden sizsiniz. Önce ne yazdığınıza bakın sonra karar verin isterseniz ne dediğime. Otorite ile ilgili söylediklerimin de arkasındayım. Mesnetsiz olduğuna kim karar verdi pardon da? Neye göre,kime göre mesnetsiz?
    Ben eleştirdiğimi başından beri dile getiriyorum. Olayı abartıp buralara kadar getiren sizsiniz farkındaysanız.
    Daha da uzatmayacağım bu konuyu.
    Nedense insanlar olumsuz bir eleştiriyi haksız bulup eleştiriyi yapanın söylediklerini abartıp o kişiyi karalama yoluna gidiyorlar. “İki satır”la başlayan cümleniz de bunun göstergesi zaten. Asıl bu enteresan bence.

  11. merhabalar

    Filmin Finçır tarafından çekileceğini duyduğumda heyecanlanmıştım. Asıl heyecanı filmin isminin Sosyal Ağ olacağını okuduğumda duydum.

    Verdiği mesaj ile anlatım biçiminin tezat yarattığını düşündüğüm ve beğenmediğim Dövüş Kulübünden farklı olarak bu sefer iyi bir anlatım sunacağını düşünüyordum. Öylede oldu. Çok iyi kurgulanmış bir film izledim.

    Filmin isminin Sosyal Ağ konması daha en baştan beklentilerimi yükseltmişti. İşte bu demiştim. Sosyal Ağ’ın getirdiklerine (aslında götürdükleri efendim nedir bunlar; yalnızlık, iletişimsizlik, kendini olduğundan farklı sunmak, tüketim toplumundan sonra ekranların başına saplanmış asosyal gençlik vs) neşteri vuracak mı?

    Filmi izledikten sonra anladışıldı ki filmin ismi kesinlikle Facebook olmalıymış. Çünkü filmde elle tutulur bir altmetin yok. Sadece Zukerberkin Facebook’u nasıl kurduğu, fikrin nasıl çıktığı temelinde bir hikaye var. Sinema tekniğini kullanan bir belgesel bile denebilir. (yok artık diyenler de olabilir tabi)

    Evet genel olarak isminin vaat ettiği oranda çok önemli olmayan bazı alt metinler çıkarılabilir. Ama elle tutulur şeyler değiller.

    Diğer yandan çoğu işi tarafından Zukerberkin film boyunca yalnızlıktan ve kabul görmemekten yakındığı ve bu yüzden hırs yaptığı söyleniyor.

    Bence özellikle yalnızlıktan hoşlanan birisi en kabul gördüğü zamanlarda bile kutlamalara katılmıyor. Şirkette bir köşede kendi halinde çalışıyor. Yalnızlık ve odaklanma bu adamın istediği tek şey. Birde terk ettiği sevgilisi ama ondan da kuşkularım var. Sanki onuda sevdiğinden değil acı bir tekme yediği için tekrar istiyor. Belki de tekmeyi kendisi atabilmek için.

    Yalnız şu varki… (bir çok sahnede bu veriliyor) Zukerberk saplantı derecesinde başarıya tutkulu. Kartvizit sahnesi ve özellikle banka hesabının dondurulduğunda Eduhardo’ya patladığı o tutkulu konuşmasını hatırlayın. Facebook onun için çok önemli ve saplantı derecesinde mükemmeli arıyor. Ayrıca çok da minimalist bir adam ki bu yönünü çok beğendim.

    Evet genel olarak filmi ismi dışında beğendim ve zevk ile izledim.

    Son olarak Finçer filmleri ilk etapta hep beklentilerimin yükselmesine yol açıyor. Yeni fikirler türetecek, yeni açılımlar yapacak gibi duruyor.

  12. ama yapmıyor.

  13. Geç bir yorum ama ben bu filmi çok çok beğendiğimi itiraf etmek istiyorum. Etkilendim ve ilham aldım desem belki daha doğru olur.

    Mark’ın karakteri, facebook fikrinin ortaya çıkışı ve gelişimi, kolej yaşamındaki ilişkiler, bunlar senaryoyu derinleştiren öğeler ve tamamen gerçek şeyler olduğu için pek şaşırtmıyor. X jenerasyonunu anlatan Fight Club’dan sonra Fincher Y jenerasyonunu anlatıyor Sosyal Ağ ile.

    Filmde beni en etkileyen nokta aslında Harvard oldu. Tutarlı karakterlere sahip, başarı odaklı, yaratıcı ve fikir sahibi olabilen öğrencilerin kendini nasıl farklılaştırdığı. Filmle birlikte dünyanın en iyi eğitim veren okulu olduğu iddia edilen yerin aslında dünyanın en iyi yönlendiren ve ilham veren okulu olduğunu anlıyoruz. Benim en beğendiğim yer okul rektörünün söylediği sözler: “Harvard öğrencileri, kendi işini icat etmenin, iş bulmaktan daha kolay olduğunu öğretir”
    Ne müthiş bir mesaj ve film içerisindeki 3 ana karakter Mark, Eduardo ve Vinklewoss kardeşler bu felsefenin nasıl kafalara yerşeltiğinin en iyi örnekleri. Bu karakterlerin derinliği de çok iyi verilmiş. Vinklewoss’lar saygın aileden gelen,hem akademik hem sportif başarı sahibi yarışmacı ve lider ruhlu iki adam. Eduardo yahudi, sosyal hayatını ve kariyer hedeflerini dengelemiş, girişimcilik klübü başkanı. Mark ise sizlerin de bahsettiği gibi kendini kanıtlamak için yol arayan, yalnızlığı seçmiş, asosyal, çok başarılı bir programcı ve sosyal hayattaki eziklikleri davranışlarına yansımış.

    Filmde hiç değinilmeyen Facebook kullanıcıları ise aslında dünyanın geri kalanı; tutku boşluklarını sanal aleme, sosyal statüye ve zaman öldürmeye bağlamış insanlar.

    Hikaye hiç sıkmıyor, görsellikler harika, senaryo ustaca yazılmış, müzikler zaten ödüllü ve değindiği konular gerçek, mesajı ilham verici, oyunculuklar gayet güzel. Bu tarz bir filmden daha fazla ne beklenebilir ki diye düşünüyor insan.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir