The Place Beyond the Pines

the place beyond the pines

Vicdan ve sahiplenme temelleri üzerine kurulu bir film. Blue Valentine’ı da aynı temeller üzerine oturtmuştu Derek Cianfrance. Sahiplenmek, bir olmak, aile olmak, yalnız başına bırakmamak, kendinden olana – illa aynı kandan olması gerekmiyor – daha iyi bir gelecek hazırlama telaşı.

Luke, gezici bir panayırda motoruyla tehlikeli gösteriler yapmaktadır. Şehirden ayrılmasına kısa bir süre kala Romina tarafından ziyaret edilir. İkilimiz daha önce tek gecelik bir ilişki yaşamıştır. Biraz zaman geçirdikten sonra Romina’dan çocuğu olduğunu öğrenen Luke onu yalnız başına bırakmak istemez. İşi bırakıp oğluna babalık etmek ister. Onun babasız büyümesini istemez, “Ben de babasız büyüdüm ve ne haldeyim, bak,” der.

Tamircilik yapmaya başlar, Romina’yla kaçak kaçak görüşür ve daha önce dondurma yememiş olan oğluna dondurma yedirerek kendisi için bir ilke imza atar.  Kaçak görüşürler, çünkü Romina bir süredir Kofi’yle birliktedir.

Tamircilikten kazandığı para Luke’a yetmez. Çalıştığı dükkanın sahibi nasıl motor kullandığını bildiği için banka soymayı teklif eder. Fikir Luke’un aklına yatar, planlar yapılır, hazırlıklara geçilir ve bankalar soyulmaya başlanır.

Bu soygunlardan biri esnasında işler Luke için ters gider. Acemi polis Avery tarafından kıstırılır. Bir eve sığınır ve telefonda Romina’yla konuşurken vurularak camdan düşer. Avery kahraman ilan edilir. Yükselme şansı varken amiri tarafından bir depoya tıkılır. Arkadaşları tarafından yolsuzluğa bulaştırılır. Bir yandan da vicdanıyla mücadele etmektedir. Luke’unkiyle aynı yaşta bir çocuğu vardır ve o çocuğu babasız bıraktığı için kendi çocuğuna pek yanaşamamaktadır. Uzaktan bakmakla yetinir.

Departmanda işler sarpa sarmaya başlayınca eski bir kanun adamı olan babasından yardım alır ve yolsuzluk yapanları hak ettikleri yerlere gönderip kariyerinde hızlı adımlarla yükselir.

15 yıl sonra bir politikacı olarak seçimlerin arifesinde yaşantısını devam ettirirken eski eşi oğlunun artık onunla yaşamak istediğini söyler. Avery bunun kötü bir zamanlama olduğunu söylese de ufaklığından beri uzak kaldığı ve neleri sevip nelerden hoşlanmadığını bilmediği oğlu AJ’i yanına alır. AJ yeni nakil olduğu okulunda Jason ile tanışır. Kısa sürede tanışıp kaynaşan ikilimizi bir sürpriz beklemektedir.

“Sürpriz” diyorum ama filmin geleceği bu melodramatik nokta gayet tahmin edilebilir aslında. Filmin de zaten bu durumu seyirciyi ters köşeye yatıracak bir hamleymişçesine sunmak gibi bir derdi yok. Bu açıdan filmin geleceği noktayı bilerek yarım saatliğine ekrana kilitlenmek biraz can sıkıcı oluyor. Gülümseten bir “I’m your father” esprisi ve daha iyi yerlere geleceğini düşünerek izlediğimiz Dane DeHaan ile avunuyoruz bir süreliğine.

Bu son bölüm Avery’nin vicdanının aklanması için çekilmiş gibi geldi bana. Ağlayarak özür dilemeyi hak etmesi konusunda o kadar da emin değilim ama. Yönetmen bu noktada biraz bıçak sırtında bıraktı beni. Soyguncu – polis eşleşmesinde polisten yana olurken, öz oğullu öz baba – öz babasız oğul eşleşmesinde öz babasız oğuldan yana tavır alıyor. Kaldı ki kendisine büyük ihtimalle Luke’un sunacağından daha iyi bir gelecek sunmuş olan, “üvey” demeye dilimin varmadığı bir babası var Jason’ın. AJ’de o da yok. Çünkü Avery dayanamayıp ailesinden uzaklaşarak kendisini oğulsuz, AJ’i de kısmen babasız bırakmış.

Ryan Gosling neyse o. Eva Mendes dişiliğinin ön planda olmadığı bir rolde. Bu bile bir şeydir. Rose Byrne, Ray Liotta, Bruce Greenwood, Harris Yulin şöyle bir görünüp kaybolanlardan. Simasını tanıyıp adını çıkaramadıklarımızdan olan Ben Mendelsohn iyiydi. Emory Cohen gıcık olunası bir zengin çocuğunu ne eksik ne fazla canlandırmış. (Çok sevdiğim Afterschool’da da ufak ama böyle gıcık bir roldeydi.) Fena halde Leonardo Di Caprio’nun gençliğini anımsatan Dane DeHaan ise çok iyiydi. Geleceğini merak ettiriyor. Bradley Cooper’ın ise izlediklerim içinde en iyi oyunu burada. Filmin günah keçisi rolünde çok iyi. Romina’nın bakışları altında ben de onunla birlikte ezildim ve oğlunu gırtlakladığında ben de iki tane patlatmak istedim.

İnsanın içini acıtmaktan çekinmeyen filmler yapıyor Derek Cianfrance. Blue Valentine gibi The Place Beyond the Pines da içime dert oldu. Hikayesinin yer yer tökezlemesi ise yönetmen adına üzdü beni. Aslında gereksiz olanı göstermekten kaçınmayı bilmek gibi bir mahareti var ama burada biraz tolerans tanımış bazı bölümlere. Belki de Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz bir noktaya göz göre göre geldiği için bu kadar rahatsız oldum o son bölümden.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir