The Nines

The Nines, hem iyi hem de kötü filmlerin senaristliğini yapmış bir isim olan John August‘un hem yazıp hem yönettiği, 2007 yapımı sarsıcı, kafa karıştırıcı ama bütün olarak enfese yakın seyreden bir film. Ost’sinde barındırdıklarıyla da sarsıcılığını katlıyor, daha da güzelleşiyor. Tatmin ediciliği, izleme süresinde yaşayacağınız sıkıntıya değdiğine inandırıyor sizi. Bende olan bu.

Film, içinde 3 ayrı kısa filmi barındırıyor. Oyuncular 3 filmde de farklı karakterlere bürünüyorlar ve bütünü tamamlamak da izleyiciye bırakılıyor.

İlk film, The Prisoner (Mahkûm).
Adamımız Gary (Ryan Reynolds), bir televizyon yıldızıdır. Eski kız arkadaşının kıyafetlerini yakma girişimi, evini komple yakmasıyla sonuçlanmıştır.. Menajeri Margaret (Melissa McCarthy)’nin ayarladığı bir evde yaşamaya başlar. Ev hapsindedir ve dışarısı ile tek bağlantısı menajeridir. Evde çeşitli sesler duymaya, hayâller görmeye başlamıştır.  “Look for The Nines (Dokuzları ara)” diye bir not bulana değin onun için her şey sıkıcı bir zaman geçirmeden ibarettir. Tabii bir de zengin Kanada’lı komşusu Sarah (Hope Davis) vardır onun için: Yakınlaşmaları, Gary’nin menajeri Margaret’ın Gary’nin yanına taşınmasıyla sonlanır.. ve bizler, -arada birkaç şey daha var ama onları da siz görmelisiniz- buradan sonra birden ikinci film olan Reality Television (Gerçeklik Televizyonu)’a yollanırız.

Burada Gary, artık başarılı bir senarist olan Gavin’dir. Margaret, onun bir post prodüksiyon şirketine beğendirmeye çalıştığı “Knowing” isimli programın başkarakteri olarak belirlenmiştir ve o da Melissa’dır. Yakın arkadaştırlar. Sarah ise bu şirketin çekici ve dominant çalışanı Susan’dır. İkinci film, Susan’ın Gavin’e Melissa’nın yerine bir başkasının başrolde olması gerektiğini söylemesi ile hareketlenir. Gavin, yakın arkadaşı ile hayâllerindeki program arasında kalmıştır. Üzerinde büyük bir baskı vardır; programdan vazgeçemez ve Melissa’nın yerine şirketin özellikle istediği ünlü bir yıldız olan Dahlia’yı ikna eder. Gavin’in iç hesaplaşmalarıyla ve Melissa ile olan dargınlığına odaklanmışken bizler, Dahlia Gavin’i arar ve oynadığı diğer dizinin oldukça iyi bir grafik izlediğini söyler. Gavin artık programını da arkadaşını da kaybetmiş bir Dokuz’dur. Yavaş yavaş farkediş başlayacaktır. Hatta şöyle demeliyim: Oblivio accebit. Yani, “Nisyan yaklaşıyor.”

Üçüncü film, yani Knowing, başarılı bir bilgisayar oyunu yaratıcısı olan Gabriel’in, eşi Mary(Margaret/Melissa) ve kızları Noelle ile çıktıkları bir geziden ibaret. Aküleri biter ve Gabriel yardım aramak için yola çıkar. İşte Sierra (Sarah/Susan) ile karşılaşması da böyle olur. Önce Sierra ondan biraz çekinir ama daha sonra yardım etmek için geri gelir. Filmin esas felsefî açılımlarını anladığımız belki de bu üçüncü filmin kırılma noktasıdır: Sierra, içine GHB koyduğu bir şişe dolusu suyu Gabriel’a içirdikten sonra, hikâyenin özünü anlatmaya başlar ve siz de kendinizi “yahu dur bir toparlayayım” derken bulursunuz. İşte bu tarz bir sinema, bu tarz bir yaratan-yaratılan yanılsaması ve beyin fırtınası The Nines..

Ryan Reynolds ve Hope Davis’in mükemmele yakın oyunculukları ilk göze çarpanlar.. Hurufîlik, tanrı kavramı, paralel evrenler, sanal gerçeklik ve daha birsürü şey arasında çaresiz kalacağınız bir film değil The Nines. Öyle çok büyük iddiaları olan fos yapımlardan ayrılan bir özgünlüğü barındırıyor içeriğinde, sizi üzmüyor.

Delusions of Grandeur, yani büyüklük kuruntusu ile açılan film, bunun tam tersi bir akış izlediği için sevdim sanırım filmi. Yani göndermeleri, bir Fight Club kapalılığında ya da V For Vendetta netliğinde değil; tam arada. Sembolizm gözümüze kadar sokulmuyor pek öyle -siz o eleştirenlerin büyüklük kuruntularına verin bunu. Size değişik bir 1,5 saat sunuyor, miss..

firat@tramvayduragi.com

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir