The Master

the master

Freddie: Ailen senden nefret ediyor! Oğlun senden nefret ediyor!

Lancaster: Peki ya sen? Seni benden başka seven var mı?

 

Yazıya Paul Thomas Anderson’ın önceki filmlerinde irdelediği temalardan sadece “nefret edilesi ebeveynler” temasını es geçtiğini söyleyerek başlayacaktım ki Freddie’nin babasına benzettiği bir adamı hazırladığı özel karışımla zehirlemeye çalıştığını hatırladım. Önceki filmlerine kıyasla daha yüzeysel bir dokunduruş. Fakat her filminde illa ki var böyle ve benzer şeyler. Ebeveynin evlada olan tutumları önemli. İnsana insan gibi davranmak gerek.

Freddie’nin babası içkiden ölmüş, annesi akıl hastanesinde. Sevdiği kızı geri döneceği sözüyle ardında bırakıp savaşa gidiyor. Savaş sona erdiğinde gördüğü her şey ona cinselliği çağrıştırıyor. Girdiği işlerden olaylı bir şekilde ayrılıyor. Kaçmak zorunda olduğu son yerden de uzaklaştığında bir gemide buluyor kendini. Uyandığında The Master diye hitab edilen Lancaster ile tanışıyor. Tanışır tanışmaz da bir samimiyet başlıyor aralarında.

Freddie biraz Casper gibi. İlk görüşte tedirginlik yaratıyor insanlarda. Ya onları kendinden kaçırıyor ya da kaçmasını gerektirecek bir şeyler yapıyor. Lancaster ise ilk andan itibaren “insan” gibi davranıyor Freddie’ye. Lancaster kendisini yazar, doktor ve daha bir sürü şey olarak tanımlasa da en nihayetinde “insan” olduğunu belirtiyor. Tıpkı karşısındaki gibi. Anderson’ın değişmez temalarından birisi de insana insan gibi davranmanın önemi. Freddie kendisine uysalca yaklaşan birisini görünce onun için her şeyi yapmaya hazır hale geliyor. Lancaster’ın Freddie’ye o kadar dostça davranmasının nedeni de Freddie’nin yalnızlığı ve yolunu kaybetmişliği gibi geldi bana. Çünkü böylesine birisini şekillendirmek, eğitmek, ehlileştirmek daha kolaydı. Sonuçta sorgulayan, şüpheci yaklaşan birisi değildi Freddie. Düşüncelerini yaymak isteyen birisi olarak Lancaster’ın da Freddie’den daha iyi bir deneme tahtası, karalama defteri bulabilmesi pek mümkün değildi. Bu minvalde ilerlersek filmin asıl derdinin köle – sahip ilişkisi, gözlemci – gözlem nesnesi zıtlıkları olduğunu söyleyebiliriz.

O zamana kadarki kalıplaşmış düşüncelerini değiştirerek farklı bir perspektif kazandırmaya çalışıyor Freddie’ye Lancaster ve saz ekibi. Duvarı ve camı başka bir şey olarak, maviyi yeşil, yeşili de siyah olarak görmesini istiyorlar. Öfkesini kontrol altında tutmasına yardımcı olmaya çalışıyorlar. Pek eleştiriye gelemeyen Lancaster’ın böyle bir şeye kalkışması ise ironik. Çünkü kendisine kabul ettiremediği bir şeyi empoze etmeye çalışıyor Freddie’ye. Freddie ise içinden geldiği için değil, gerçekten değişmek ve iyileşmek için değil de öyle olmasını istedikleri için öyleymiş gibi yapıyor birazcık. İçmeyeceğine dair söz vermesine rağmen içmeye devam ediyor. O duvar onun için duvar olarak varlığını devam ettiriyor. Cam da cam olarak. Maviler mavi, yeşiller yeşil. Freddie yine saldırgan. Efendisine müdahalede bulunulduğu vakit sadık bir köpek gibi saldırıyor etrafındakilere. Resmen fedaisi oluyor The Master’ın. Laf söyletmiyor, toz kondurmuyor. Efendisine dil uzatıldığında gereken tepkiyi vermezse içi rahat etmiyor ve yapması gerekeni gecikmeli de olsa yapıyor.

Yalnız birisi Freddie. Ait olduğu bir yer yok. Lancaster derdine derman olacak gibi görünüyor. Elinden geleni de yapıyor bir ölçüde. Ailesinin dolduruşlarına gelmiyor mesela. “Ona yardım edecek sadece biz varız” diyor. Gerçi bunu yukarıda da söylediğim gibi empoze etmeye çalıştığı şeylerin işe yarayıp yaramayacağını görmek ve teyit etmek için de yapıyor. Freddie onun için eğitilmesi gereken bir çeşit denek. Kendisine bağımlı olsun istiyor. Yemini suyunu veriyor, geri dönmek koşuluyla istediği yere gidebileceğini de söylüyor. Freddie ise bağımlı olamayacağını anlıyor. Bir yere ait olma arzusu varsa da aradığı yer öyle bir yer değil. Lancaster’ın istediği gibi birisi olmayacak. Sevilmek Freddie için çok güzel bir şey ama özgürlük arzusu sevilme arzusuna ağır basacak. Tanıştığı herhangi birisini istediği kalıba sokmaya çalışmayacak. Sahillerde kendisinin iki katı büyüklüğünde kumdan kadınlar yapıp o kocaman memelerine dokunacak ve yanlarına uzanıp sarılacak. Onu kölesi yapmayacak, efendisi olmayacak. Zamanı gelince suyun onu alıp götüreceğini ya da rüzgarın onu aşındıracağını bilerek yapacak bunu.

Değinilmesi gereken noktalardan birisi de görüntü yönetmenliği. Anderson şimdiye kadarki tüm filmlerinde Robert Elswit ile çalışmıştı. Elswit ilk ve şimdilik tek Oscar’ını da There Will Be Blood’daki çalışmasıyla kazanmıştı. The Master’da ise Mihai Malaimare Jr. ile çalışmış Anderson. Sonuçtan bir şikayetim yok ama ister istemez merak ettim bu değişikliğin sebebini.

Paul Thomas Anderson’ın sineması ilk izlediğimde pek sevemediğim, sonra tekrar izleme gereği duymadığım There Will Be Blood ile farklı bir seviyeye geçiş yaptı. The Master ile de o sularda yüzmeye devam ediyor. Belli ki bir süre daha böyle devam edecek. Yalnız biraz vites yükseltmişe benziyor. Son üç filmi arasında beşer yıllık esler vermişken bu sefer arayı o kadar açmak gibi bir derdi yok. 2014’te vizyona girmesi planlanan filminde Joaquin Phoenix’le tekrar çalışacakmış.

Filme dönecek olursam Freddie’nin sinemada izlediği Casper bölümünün şu olduğunu söyleyebilirim. Joaquin’in bu sahnedeki performansına ise özellikle dikkat çekmek isterim.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir