The King’s Speech

Kral 5. George’un ölümünden sonra ailenin büyük oğlu Edward yaşadığı “uygunsuz” aşk nedeniyle tahttan feragat eder. Yerine geçecek George’un ise bir lider için önemli olabilecek bir sorunu vardır. George 5 yaşından beri kekemedir. Bu onda özgüven eksikliğine neden olmuştur. Konuşma güçlüğü çekmektedir. Karısı Elizabeth’in de desteğiyle değişik doktorlarla çeşitli tedavi yöntemleri denerler. Ancak sonuç başarılı değildir. Ta ki Avustralyalı sıra dışı terapist Lionel ile tanışana kadar.

Film 12 dalda Oscar adayıydı. Başta en iyi erkek oyuncu ve en iyi yönetmen olmak üzere de birçok ödülü topladı. Filmin en önemli gücü de Colin Firth ve Geoffrey Rush’ın oyunculukları. Hikâye tamamen George’un konuşma güçlüğü üzerine yoğunlaşıyor. Bu haliyle de bir kraliyet ailesi filmi gibi durmuyor. George, kral adayı değil de, güven sorunları olan, ailesi tarafından sürekli hırpalanmış yaralı bir insan sadece. Karakterini insani ve zayıf yönleriyle ele alabilmesiyle film başarılı sayılabilir. Ancak benim takıldığım bir yönü var filmin. Başka türlü bir okuma yapmaya çalışınca da rahatsız oluyorum ben bu filmden.

Bir liderde aranan özelliklerden biri iyi bir hatip olmasıdır her zaman. Konuştuğu zaman kendini dinletebilmesi, kitleleri etkileyebilmesi gereklidir. Bunu yapamayan bir kral olur mu, böyle bir lider kendini dinletebilir mi? Neden olmasın dedim ben filmi izlerken, kekemelik aşılabilir bir sorun belki, ama neden George konuşmaya çalışıyor film boyunca, biz de o konuşamadığı için üzülüp duruyoruz? Kral olduğu için mi? Başka biri olsa ona üzülür müydük böyle? Bir kral olarak kitleleri etkileyemediği için mi üzülüyoruz? Hatta başarılı bir savaşa giriş konuşması yaptığında seviniyoruz da. Bu sevinçte sakat bir yan yok mu? Yani bir kral etkili konuşabildi diye seviniyoruz, ama kitleleri savaşa götürecek – ya da başka zaman başka bir şey yaptıracak- olan da onun bu etkili konuşması değil mi? Her zaman halkı konuşmalarıyla uyuşturan liderlerden yakınmaz mıyız? Ama konuşamayan bir kralla karşılaşınca da durumuna üzülüyoruz. Ayrıca böylesi başarı öykülerinden sıkılmadı mı artık izleyici?

Bu film bir kralı insani yönüyle ele alışı bakımından başarılı olabilir, ancak izleyiciyi ahlaki bir ikileme sokacak bir tarafı da var bana kalırsa. Belki abarttığımı düşünenler olacaktır. Ancak bir kralın konuşabilmesine sevindiğimizi fark ettiğimiz an “ne söyledi acaba?” diye geri dönme ihtiyacı duydum ben. Sonra da konuşmayı okudum, çünkü o ana kadar filmin yarattığı “sonunda konuştu” heyecanından ne söylediğinin farkında bile değildim. Film içinde Hitler için “ne söylüyor” diye soran kızına “bilmiyorum ama güzel söylüyor” diye cevap veren George’un düşüncesinde film bana kalırsa. Yani ne söylersen söyle, ama etkili söyle. Ama bir kralın ne söylediğini boş verip sadece nasıl söylediğiyle ilgilenmek doğru mu?

Konuşmaya -içeriğine değil ama- fazlasıyla anlam yüklenen filmin görkemli finalinden Hitler’i devirdiler de bunu kutluyorlar sanmak mümkün. Oysa bir adam konuşuyor sadece ve konuşmayı öğrenir öğrenmez halkını bir şeylere ikna etmeye çalışıyor, üstelik olabilecek en beylik sözlerle.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir