The Joneses

Jones ailesi alımlı bir kadın, çekici bir erkek, güzel genç kız ve yakışıklı genç erkekten oluşan dört kişilik süper bir ailedir. Ancak filmin daha ilk dakikalarından bu olağanüstü görünen sevgi dolu ailede bir sorun olduğunu fark ederiz. Çok geçmeden de -izleyiciyi hiç kandırmadan- bir pazarlama şirketinin temsilcisi olduklarını ve çevrelerindeki insanlara fark ettirmeden reklam yaptıklarını görürüz. Kullandıkları eşyaları hissettirmeden sattırırlar, her birinin bir satış grafiği vardır ve sözde aile içinde rekabet hüküm sürer. Jones’lar ile sahip olma yarışına giren komşu Larry’nin sonu ise hiç hayırlı olmaz.

Önce galiba iyi bir kapitalizm eleştirisi geliyor diye heyecana kapılmadım değil. Ancak öyle olmayacağı hemen anlaşıldı. Yönetmen, aynı zamanda senarist, bu sahte ailenin de gerçek dertleri olabileceğini düşünerek bizi bu insanları anlamaya çalışmaya zorladı nedense. İş iştir diyerek Kate’in hırsını da Steve’in vicdan azabını da birbirinden pek ayrı tutmadı. Böyle olunca da sahte ailenin gerçek sorunları ve zoraki aşk hikâyesi yüzünden filmin iyi olan fikrini de boğdu. Filmde ara sıra hacizlerden, kredi kartı borçlarından söz edilse de asıl derdi bu değildi filmin ve ne yazık ki derdinin ne olduğunu anlayamadık. Kendisi de uzun bir reklam filmine dönüşen film beceriksizce söylemeye çalıştığı “kapitalizm öldürür” sözünün altında kaldı.

Oyuncular tam olarak bu rollere uygunmuşlar gibi geldi bana, yüzlerinde tamamen boş ifadeler vardı, gerçekmiş gibi davransalar, yani film, bu ailenin bir “reklam ailesi” olduğunu filmin sürprizi yapsaydı sanırım oyuncuların hiçbiri gerçek birer karakter olduklarına bizi inandıramazdı. Tabi sadece oyunculuk sorunu değildi bu, hepsi öyle derinliksiz çizilmişlerdi ki duruma isyan eden Steve bile karton bir karakter olmaktan öteye gidememişti. Hollywood’dan Demi Moore’lu bir “Truman Show” beklemek de sanırım bizim saflığımızdı.

Bunları da Okuyabilirsiniz

  • 07 Ocak 2011 -- 5 No’lu Cezaevi: 1980-84
    Çayan Demirel’in 12 Eylül askeri darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları anlattığı “5 No’lu Cezaevi: 1980-84” belgeseli bugünden itibaren Yeşilçam Sineması’nda. Çoğunluğu Kürt olan tutuklulara devlet tarafından yapılan akıl almaz işkenceleri ve uygulanan Türkleştirme politikalarını k...
  • 02 Ekim 2010 -- The Good Heart
    Buzdan Hayaller’i (Nói albínói) ile sevdiğimiz Dagur Kári’nin Amerika’da İngilizce çektiği ilk film “İyi Yürek”. Lucas (Paul Dano) sokakta yaşayan, kendi deyimiyle modern hayatla hiçbir ilgisi olmayan, iyi yürekli bir gençtir. Jacques (Brian Cox) ise beş kez kalp krizi geçirmiş öfkeli, bencil, kab...
  • 30 Eylül 2010 -- Le Concert
    Yahudi müzisyenlerle çalıştığı için işinden olan şef Andrei Filipov, Bolşoy Orkestrası’nda temizlikçi olarak çalışmaktadır. Ama aklı Çaykovski’de ve yarım kalan Paris konserindedir. Temizlik yaparken karşılaştığı Paris’ten gelen konser davetine Bolşoy adına gizlice cevap verir ve kendi ekibini top...

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Spam protection by WP Captcha-Free