The Field Mice ve Pop (ya da sadece Snowball’ s Inner Note)

Mogwai’  ye teşekkürler:)

On yedi yıl, pop için bir ömürden fazladır. On yedi yıl, Elvis efsanesinin başlangıcından The Beatles’ın sonuna kadar geçen zamandan daha fazla; Beatles’ın sonundan The Sex Pistols’ın doğuşuna kadar geçen sürenin üç katıdır. Pop için on yedi yıl, efsanelerin parodilere dönüşmesi ve anıların solarak yok olması için yeterli zamandır.

The Field Mice, güçbela üç yıl birlikteydi, ama hiç bu kadar kısa hissettirmedi. Gençseniz hiçbir şey kısa gelmez. Tufnell Park’ta sahnede dağılmalarından bugüne kadar geçen zamana neredeyse altı tane daha Field Mice kariyeri sığdırabilirsiniz; ve bunda hem rahatlatıcı, hem de korkutucu bir şey var. Geçen zamanda kaç gruba aşık oldunuz? Kaç tanesini özlediniz?

The Field Mice’ı ilk dinleyişim, özel olduğunu hissettiğiniz bir şeyi ilk duyuşunuz gibiydi. Nasıl olduğunu bilirsiniz: omurganızda dalgalanmalar, göz kapaklarınıza öpücük konduran kelebekler, kalbinizde menekşe rengi titremeler ve dünyanın, sabah güneşinin Alpujarra Dağları’nı öpüşü gibi önünüzde açılması.

Sarah Record’ un albümlerini, şirket kurulduğu günden beri alırdım. Bundan önce büyük bir adanmışlıkla Sha-la-la plaklarını yalayıp yutmuş, ve Are You Scared to Get Happy gibi fanzinlere İncil muamelesi yapmıştım. 1980’lerde bazıları için bu normal sayılırdı, ama şimdi düşününce bu teenagerların nadir olması daha iyi oldu.

Sarah albümlerinin ilk on birini koşulsuz sevmiştim. Aslında, Golden Dawn dışında, ki bu plak hakkında herkesin aynı duyguyu paylaştığını düşünüyordum: o kadar kifayetsiz bir albümdü ki, insanları sinirlendirmek için çıkarılmış olmalıydı. Aynı zamanda insanlara bir şirketin çıkardığı tüm albümleri almanın bir müzik hayranının değil, bir koleksiyoncunun davranışı olduğunu fark ettirmek için. Bu fikrin temelinde, doğal olarak, bunun aslında böyle olmadığı, ve Pop tüketiminin, fazla analiz edilirse içinden çıkılamayacak bir kuyuya dönüşen ben merkezci tezatlardan oluştuğu bilinci yatıyordu. Yani “Pristine Christine”in tiz melodisinden The Springfields’in Byrds-vari ahengine, The Orchids’in titrek, soprano vokalinin fenalığından Another Sunny Day’in ellerinizde kırılabilecek kadar narin, kalp kıran popuna, gecenin yarısı evden kaçışlardan mezuniyet balosu duvarlarında 14 Iced Bears posterlerine, ironikçe “Please Rain Fall”u söylediğimiz güneşli öğleden sonralara ve kakülümün Roger McGuinn’inki gibi durmasını dilemeye, Sarah Plak Şirketi her zaman, içinde dünyanın daha parlak olduğu ve yalnızlığımı azaltan bir ışıktı.

On ikinci Sarah (“Emma’s House” EP) ise tamamen farklıydı. Sakince ve doğallığın nadir bulunan akışkanlığıyla ilerliyordu. Şu muhteşem Buddy Holly plakları gibi, The Field Mice’ın sihirli bir minimalliği vardı; ama grup aynı zamanda mucizelerle doluydu ve nefesimi kesmişlerdi. 60’ların sonlarından daydream pop tüttüğü halde The Field Mice; bize, Thomas Leer gibi insanlar ve The Wake gibi grupların melodik baslar ile zarif ve sıkıntılı gitarlarla renklendirdikleri ucuz elektronik ritimlerle ve tabi ki Pop dilinden anlayarak bedroom pop şaheserleri yarattığı yakın bir geçmişi hatırlatmıştı.

O zamanlar underground olan house ve techno çocuklarının bedroom pop’undan da çok uzak değildi, ancak o aralar bunu fark edenler çok azdı. Bu bağlantılar ileride daha rahat görülebilecekti tabi ki, ama acele etmeyelim.

Bobby Wratten, kaybolan veya baştan bulunamayan aşklar, harap olmasına rağmen kalbinizde çınlamaya devam eden arkadaşlıklar üzerine öyle uysal ve trajik bir tavırla şarkı söylüyordu ki, ona sempati duymamak imkansızdı. “Ben cesur değilim, ben özel değilim, ben bunların hiçbiri değilim” diyordu “Fabulous Friend”de ve kalplerimiz eriyiveriyordu. Genç ve aşık olmanın ne demek olduğunu; gerçek bir aşk sanısı ve pop çevresinin olanaklarıyla -müzik olsun, söz olsun, imgeler olsun- sadece birkaç dizede anlatabiliyordu. Gözlerinizi kapatıp düşünürseniz, sözlerin Peter Blake’in kot giyinmiş ve rozetlerle donatılmış otoportresinde bir düşünce balonunun içinde süzüldüğünü, ya da Roy Lichtenstein’ın çizgi romanlarındaki talihsiz kadın kahramanlardan birinin metniyle yer değiştirdiğini görebilirdiniz.

Ama burada bazı yanlış anlaşılmaları düzelteyim. Bazı mitleri yok edeyim: hiçbir zaman kendine güven eksikliğiyle alakalı değildi. Yani, hiçbir zaman kendimden hoşlanmadığım olmadı; sadece biraz naiftim. Şu tipik İngiliz şeylerden biriydi sanırım; size hiçbir zaman iyi görünmek, para ve gücün geçerliğinden bahsedilmediği ve bunun sonucunda sosyal hayatın bunlarla alakalı kısımlarında kendinizi rahat hissetmeyerek büyüdüğünüz bir vaka. Bence bu, 80’lerde İngiliz indiepop’unun önemli bir kısmına yön veren şeydi. O günlerde İngiliz çekingenliği hala ruhlarımıza hükmediyordu, bugünkünden çok daha fazla. Hatırlayın ki ebeveynlerimiz, 60’ların “swing”inin, ya da 50’lerde Formica’larda acemice ekilen tohumların kültürel ehemmiyetine gerçek anlamda tanıklık etmek (daha doğrusu bunu anlamak) için fazla yaşlılardı. Tabi ki bu zamanları yaşamışlardı, ama onlarla hiç bağlantıları yok gibiydi; Pop’un esansı, bizim tersimize, onları ele geçirmemişti. Onun yerine, göbek bağları onları 40’ların haşinliğine bağlıyordu, ve hiçbir zaman konuşulmayan şeyler vardı. Seks, para ve güç bunlardan sadece birkaçıydı. Ya da belki bu sadece benim için böyleydi.

Şu aralar 80’ler indiepop’unun sekse karşı olduğu, aseksüel olduğuna inanılıyor. Bu çoğunlukla saçmalıktır. Tabi ki seksle ilgiliydi. Zaten Pop, esasında teenage kültürüdür (Burada “teenager”la kastettiğimin 13 yaşında başlayıp 20 yaşınıza geldiğinizde biten bir zaman değil, varolmanın soyut bir şekli olduğunu kabul ettiğinizi varsayıyorum – ki zaman bir şeyleri ölçmenin her yöntemi gibi ihtiyaridir zaten.) ve bir teenager için seksten daha önemli çok az şey vardır. Seks,doğal olarak, Pop müziğin merkezidir. Eğer Pop seks yapmakla ilgili değilse, seks yapmak istemekle ve birinin seks yapmayı reddetmesiyle ilgilidir. Ya da romantik olmak istiyorsanız, Pop aşık olmakla ilgili değilse, aşık olmayı dilemekle ilgilidir, bu da basite indirgenirse seksle ilgilidir zaten.

80’ler indiepop’unun Sekse Karşı olması fikrinin doğruluk payı varsa, imaj ve modanın yarattığı bir yanlış anlaşılmadır. İnsanlar 80’lerin sonunda indiepop’un aynı zamanda moda karşıtı olduğuna inanıyorlar, ama durum hiç de böyle değildi. Büyük bir adamın dediği gibi, “Eğer modaya bu kadar karşıysanız, İspanyol paça pantolon giyin”. Ve indie çocuklar kesinlikle İspanyol paça pantolon giymiyorlardı. Hayır, giyime ve birçok grubun tarzına nüfuz eden, masumiyetin dönüşü modası, seksist ve testosteronla örülü hakim kültüre bir tepki şeklinde dikkatlice planlanmıştı. Bunlar kültürlerin akışkanlaşarak seri üretime kaynaklık etmesinden önceydi, hakim bir kültürün olması fikrinin hala bir ağırlığı olduğu zamanlardı. İnternet yoktu ve sadece dört televizyon kanalı vardı (Channel Four’un sinyal alanının dışında kalanlarımız içinse sadece üç).

Bana gelince, hep “Emma’s House”un kendi özel ve yıkıcı karakteriyle çok seksi bir albüm olduğunu düşünmüşümdür.

Ancak, çoğu insanın doğrulup dikkatini verdiği single “Sensitive” idi. Şarkıyı ilk defa, Bobby’nin bana gönderdiği bir kasette, 1989 Ocak’ının başında dinledim. O kaset bana çok uzun süre eşlik etti, ya da öysdfsdsfsfle geldi. Gerçekte sadece birkaç ay olmalıydı, ama bir haftanın on sene gibi geldiği bir zamanda, o aylar bir ömür sayılırdı. O şarkıları her dinlediğimde nefesimi kesiyorlardı, ve özellikle “Sensitive” bunu en hızlı yapandı. Ses ve sözlerin klasik tezadıydı. Kulaklarınızı döven bir ritim, ve The Shop Asisstants okuldan kaçıp yatak odalarında White Light White Heat’i çalmışlar gibi gitarlarla beraber, Bobby gün batımlarının onu ağlatmasıyla ilgili şarkı söylüyordu. Çelişkilerle kurulu bir şaheserdi, dolayısıyla klasik Pop’tu.

“Sensitive”in dinleyiciler üzerine bir etki bırakmaması imkansızdı, ve 90’ların başında Seattle’da bir partide bir plağın pikaptan alınıp duvara fırlatılmasıyla ilgili çok iyi bir hikaye olmasına rağmen, bıraktığı etki çoğunlukla iyiydi. Fransa’da başı çeken müzik dergisi Les Inrockuptibles yazarları oy birliğiyle (bir daha hiç hemfikir olamamışlarıdır) şarkıyı Ayın Single’ı yaptı, ve böylece grupla uzun süreli Fransız bir aşk ilişkisinin tohumlarını ekti. Bu arada da İngiltere’de, dirayetli radyo dinleyicileri, oylarıyla şarkıyı John Peel’in Festive 50’si için bir üst seviyeye taşıdı.

Ama hadi sekse geri dönelim, ve hiç The Field Mice’ın seksle ilgili olmasından şüphe duyduysanız, Snowball albümünün açılış parçasını dinlemeliydiniz. “Let’s Kiss And Make Up”, kendi karakterinde “Sensitive” kadar nefes kesiciydi. İhtiraslıydı ve kayıp gidiyordu, bir nevi bisikletlerin arkasında öpüşmek, ay ışığında kızıl saçları okşamak, kalp atımlarının birbirine karışmasının sesiyle sarsılmak gibiydi. Tenin tene değerek ısınmasının sesiydi, dudağın diğer dudağın üzerinde yükselmesinin. Bu formda bile “Let’s Kiss And Make Up” klasik bir dans albümüydü. 1990’da Saint Etienne’in şarkıyı Acid House sonrası bir dans klasiği şeklinde yeniden yorumlaması, başta şarkının kökenlerini fark edemeyenler için onları belirginleştirmişti.

Snowball harika bir plaktı. Yalnızca 10” formatından dolayı değil (en iyi plak formatı budur); aynı zamanda o güzel, sade, leylak rengi kapağından dolayı. Üzerinde aynı leylak kare olan bir t-shirtüm vardı, ama köşesine beyazla The Field Mice yazıyordu. Hep yazının t-shirtü bozduğunu düşündüm, renkli karenin basitliğini tercih ederdim. Ama bu belki de Pop konusundaki züppeliğimden ileri geliyordu. Şarkılara gelince, “Kiss And Make Up” dışında favorilerim “End Of The Affair” ve “White” idi. İkincisi, ne bir Graham Greene romanının hayali, ne de Weekend’in faux-jazz dehasına bir göndermeydi (ikisi de olabilecek olmasına rağmen); bir aşkın sonunu anlatan, ustura gibi bir şarkıydı. “Artık seninle aynı odada olmaya dayanamıyorum. Seni görmeye bile katlanamıyorum”. Ve şarkının otobiyografik olduğu kabullenilse de, bu sözlerin Bobby’e söylendiği mi yoksa sözleri söyleyenin kendisi mi olduğu anlaşılmıyordu. Acıtacak kadar kişisel olmakla, fevkalade evrensel olmak arasında gidip gelen bir şarkıdır. Bu sadece Pop’un en iyilerinin başarabileceği bir şeydir. Bununla beraber “White”, “Sensitive”in çelik gibi bir kendine güvenle yürüğü yoldan yürüyordu ve kasetlerde onu My Bloody Valentine’ın “You Made Me Realise” , The Velvet Underground’un “I Heard Her Call My Name”, New Order’ın “Broken Promise” şarkıları arasına koyuyordum. Her zaman New Order’la olan bağlantının ayrı bir önemi olduğunu düşündüm.

80’lerin sonlarında Factory Funster dediğimiz insanlar vardı. Bunlar Manchester’lı efsanevi plak şirketine ve onunla ilgili her şeye zaman zaman sağlıksız derecelerde ilgi duyan insanlardı. Factory Funster arkadaşlarım vardı, ve neredeyse her biri Sarah ile ilgili her şeyden hırsla nefret ederdi. Sonra The Field Mice’ı, özellikle “Let’s Kiss And Make Up”ı dinlediler. Şarkının ihtişamından hararetle söz ettiler, The Wake ve The French Impressionists gibi Factory ve Crepuscule gruplarıyla olan benzerliklerinden bahsettiler. Ve tabi ki haklılardı. Sonradan, müzik basınında The Field Mice’ın, New Order ve The Smiths arasındaki kayıp halka olduğunu söyleyen yazılar ortaya çıkmaya başladı.

Ve bir yere kadar, onlar da haklıydı.

 

Author: Onur Yener

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir