The Dears – Degeneration Street

The Dears - Degeneration Street2011’in ilgimi çeken albümleri birer birer çıkmaya devam ediyor. The Dears, Beady Eye, Radiohead, Mogwai’nin albümlerini ardı ardına bombardıman yağmuruna tutarcasına yayınlamaları elimin ayağımın birbirine dolanmasına sebep olabilecek güçte bir eylemdi. bu bombardımandan sağ çıkmayı başardığımda ise nihayet bilgisayarın başına geçebilmiş, albümü ilk defa kulaklıkla dinleyebilmiş duruma gelmiştim.

Vokalist Murray Lightburn’un Morrissey’e olan ses benzerliğiyle (bakın ismi de benziyor) dikkatimi çeken, 22: The Death of All the Romance ile kendisine bağımlı hale getiren, Thank You Good Night Sold Out ile canlı dinleme arzumu körükleyen grup beşinci stüdyo albümünü 15 Şubat 2011 tarihinde yayınladı.

Açıkçası albüme ısınma sürecim The Omega Dog isimli hipnotize edici derecede efsanevi şarkı yüzünden biraz gecikti. Yaklaşık bir hafta boyunca albümü baştan sona dinleme çabalarımı sonuçsuz bırakan, loop manyaklığına kendimi kaptıran şarkıyı aşınca şöyle bir gerçek ortaya çıktı; bu bir No Cities Left değil.

The Omega Dog’dan sonra gelen ve yüksek tempolu The Dears’a göre gayet gaz sayabileceğimiz ve brit pop (zaman zaman The Killers, Arcade Fire havası) hissedilen şarkılarının oldukça başarılı ve eğlenceli olduğunu söylemeliyim. Thrones’ta da Manic Street Preacherımsı atraksiyonlara girmiş grup. Bu şarkıyı da oldukça sevdim.

The Dears

Yüksek tempolu şarkılardan sonra albümün karanlık yüzü karşılıyor bizi. Galactic Tides’a yaylılarıyla, girişindeki kilise havasındaki klavyeleriyle, sonundaki gitar işçiliğiyle albümün ağır abisi. Albümün Stop me June’u diyesim geliyor yerli yersiz. Yesteryear hakkında şunları söylemek yeterli: “Beatles şimdi toplansa dese ki beyler  toplanıyoruz bu şarkıyı coverlıyoruz sonra dağılıyoruz dese dünya sesini çıkarmayacak.” Ali Sami Alkış.

Stick With Me Kid, albümün en sert şarkısı. Güzel riffli miffli. Cayır cuyur. Albümü uzun süredir dinlediğim için şunusöyleyebilirim, bu albüm dinledikçe daha da sevilen cinsten. Açıkçası albümü ilk dinleyişlerimde son bölümlerden biraz sıkılmıştım. Oysa ki albümün sonları da oldukça başarılı. The Dears’ın No Cities Left öncesindeki sounduna benzer tınılar, The Smiths benzeri ritimler en çok burada kendini gösteriyor. Tiny Man ve sonrası için bambaşka bir albüme teleport oluyormuş hissine kapılabilirsiniz.

Tempolu başlayan, duraklayan, sonra tekrar hızlanan, karanlıklaşan, the smithsleşen, yavaşça fade out olup biten bir indie rock ziyafeti desem bu albüme – evet biliyorum gayet hürriyet pazar ekine yaraşırcasına bir cümle ile özetledim ama – bana hak veren bir sürü insan bulabilirim. The Dears’ın diskografisindeki en iyi 2. albümü doya doya dinleyin. Adamlar yapmış.

Author: Anıl Okay

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir