The Captain Is Out To Lunch and The Sailors Have Taken Over The Ship

Kafamda hep Can Yücel’in Abd şubesi olarak canlandırdığım bir edebiyat adamı olan Charles Bukowski’nin, küfürbaz bir “yalın anlatım” üstadının elinden çıkmış ve Parantez Yayınevi sayesinde bize ulaşmış “Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi”yi Mart 2000 baskısı ve her Bukowski kitabında olduğu üzre Avi Pardo çevirisi ile okuyuşumun üzerinden sadece birkaç gün geçti. Bu kez daktilo ile değil, bilgisayarla yazmış alkolik at yarışı tutkunu adamımız Bukowski, çok da güzel yapmış. Kitap aslında Bukowski’nin günlüğü, küçük bir şey.. 28/08/91’den 27/02/93’e kadarki zaman dilimi içerisinde günbegün olmasa da aklına estiğinde karaladıklarından oluşmakta. Denebilir ki bu adam 70li yaşlarının çoğunu hipodromda geçirmiş.. Uslanmaz bir bahisçi, ölçülü küfreden bir müşteri, mesafeli bir komşu, kızgın bir yazar, toy olduğu endişesini hep hisseden bir yolcu o; yolumuzdan geçmiş..

Bukowski’nin etkilediği ya da etkilendiği isimler gibi ağdalı bir dil kullanmadan da birçok güzel iş çıkarılabileceğini -en azından bana, bir kez daha- göstermesi, kitabı sevmemdeki en önemli etken oldu. Laforizmalardan aforizmalar yaratan, oysa ki sadece şuursuzca konuştuğunu ve aklına, parmağına ne gelirse  yazdığını düşünmenize zemin yaratacak ölçüde rahat yazan biri olduğunu anlıyoruz onun. Sui generis kuralsızlığın arkasında uzun denemeler, pratik kazanmak için nice çiziktirmeler olduğu açık. Aslında kurallı, sıkı bir çalışma disiplini ve emek sayesinde, bu akıcı ve sıradanmış izlenimi uyandıran eşsiz kuralsızlık sağlanabiliyor.. Bukowski, tarihi bir kez daha tekerrür ettiriyor.

İnsan yaşlandıkça ölüm korkusu sarıyor bedenini, zihnini. Ölüm ile dalga geçmek, ölümün netliğini değiştirmeye bazen yetiyor belki. Yani evet, ölsem nedir yahu, diyor bir ara insan ama sonunda inadına yenildiğini de fark ediyor. Aynı durum yazarımız için de geçerli, bir çiçeğin büyümesi kadar doğal algılanmasını salık verdiği ölüm için bir başka cümlede, “Geliyor!” diyebiliyor.. Ölüm tem’i üzerine yoğunlaşıp oradan gündelik hayatın sıradan eylemlerine doğru ivme kazanan çocuksu lakırdılarından birinde Bukowski, “Çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır, ölecek bir şey kalmamıştır çünkü geriye” derken; intihar fikrini aklından geçirişinin ertesinde  “Dünya yazarların yokluğuna kanalizasyon yokluğundan çok daha kolay katlanır” diyerek yüzünüzde gotik gülümsemeler yaratabiliyor. Tembellikten tiksindiği çok açık, tüm türlerin kendilerini yok etmesinin sebebini tembelliklerine ve hırslarına bağlıyor. Her sabah ayakkabı bağcıklarına uzandığında okkalı küfür savuruyorsa da, hımbıllığı nötralize etmek için jimnastik salonlarını aptalca bulduğunu söylüyor. Yani adamın dediğini anlıyoruz ey okur, adam lafı uzatmıyor; esneteceği yerde bir netice, yoksa şaryosundan kırk grosa küfür, hakaret, haklı/ haksız eleştiri: Sanırım yazar olmak, biraz da yalansızlıkla mümkün oluyor..

Çok ama çok sevdim kitabı. Çok ama çok da güldüğüm bir cümleyle bittiği için, çok ama çok sevdiklerime de önereceğim.. Size de bu yüzden yazdım belki.

firat@tramvayduragi.com

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

1 Comment

  1. “algı” üzerine rastlanabilecek ender bir kitap; net bir kitap; es gecilmemesi gereken bir kitap.

    “Allah kahretsin, amaçsızlık üstüne düşünürken sigaramın yanık ucu parmağıma çarptı. Bu da beni uyandırıp Sartre havasından çıkardı. Mizah gerek bize, kahkaha gerek. Eskiden daha çok gülerdim, herşeyi daha çok yapardım. Yazmak hariç. Artık
    yazıyorum, yazıyorum ve yazıyorum. Yaşlandıkça daha çok yazıyor, ölümle dans ediyorum, iyi bir gösteri. İyi de yazdığımı düşünüyorum. Bir gün, “Bukowski ölmüş,” diyecekler ve gerçekten keşfedilip yaldızlanacağım. Ne fayda? Ölümsüzlük fanilerin aptal bir icadıdır.

    Hipodromun işlevini anlayabiliyor musunuz? Dizelerin yuvarlanmalarını sağlar. Talih kuşu. Bülbülün son ötüşü. Ağzımdan çıkan her söz mükemmeldir çünkü yazarken kumar oynarım.Çok fazla yazar çok dikkatli yazıyor. Çalışıyorlar, öğretiyorlar ve başarısız oluyorlar. Alışılagelmiş kalıplar ateşlerini söndürüyor. Burada, ikinci katta Macintosh’umla mutluyum şimdi. Dostumla.

    Ve radyoda Mahler çalıyor; kolaylıkla süzülen, büyük risklere giren bir müzik. Risk gereklidir
    bazen. Şimdi de o güçlü uzun dalgaları gönderiyor. Sağol Mahler; senden ödünç alıyorum ve
    borcumu asla ödeyemeyeceğim.”

    ve son not; kitabın kaleme alınmış sonu notu, ki bu aynı zamanda bukowski dehasının dünya’ya bırakmış son cümleler olarak yorumlanabilir yazın açısından;

    “Her gün hipodroma giderken saatlerimi çöpe atacağımı bilirim. Geceler benim ama. Başka yazarlar ne yaparlar? Aynanın karşısına geçip kulak memeleri ile mi oynarlar? Sonra da onları mı yazarlar. Ya da annelerini. Ya da dünyayı mı kurtarırlar? Bu sıkıcı tarzda yazmaktan vazgeçsinler ben onları dünyayı kurtarmış sayacağım. O durgun ve eski salya tarzında
    yazmaktan vazgeçsinler. Yeter! Yeter! Yeter! Okuyabileceğim bir şeyler yok mu? Var mı? Sanmıyorum. Bulursanız bana haber verin. Hayır vermeyin. Var. Biliyorum: siz yazdınız. Kalsın. Bir keresinde adamın birinden Shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kamp Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burda cevaplayacağım.

    Siktir git lan. Hem ben Tolstoy’u da sevmem.”

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir