Tatar Çölü

Drogo askeri okuldan yeni mezun bir subaydır. İlk görev yeri de etrafını çölün çevrelediği Bastiani Kale’sidir. Önce burada bir gün bile kalamayacağını düşünür. Sonra dört ay kalmaya razı olur, daha sonra da kalenin duvarları arasında yıllar boyu düşünür durur.

Ordu çatısı altında geçirdiğim süre çoğaldıkça bu kitabın gözümdeki değeri artmaya başladı. Drogo ile bulunduğumuz konumlar farklı olsa da (o subay, ben er) genel olarak askerin takip ettiği, takip etmek zorunda olduğu/bırakıldığı şablon pek değişmiyor. Asker öyle ya da böyle dışarı açılamayınca mecburen içine kapanıyor. Sonra düşünceler kepçenin karıştırdığı çorba gibi sağdan sola, soldan sağa dalgalanıyor. Dolayısıyla insanın içinde bulunduğu yaşamı sorgulaması kaçınılmaz oluyor.

Gerçi, Drogo şafak falan saymıyor, askerliği meslek edinmiş birisi o. Fakat yine de sona ermesini dilediği ya da başlamasını umut ettiği bir şeyler var. Sevgili öğretmenlerimizin deyimiyle; kendisi orada ama aklı başka yerde. Olmaması mümkün değil. Ortiz’in dediği gibi “Burası, bir tür sürgün gibidir, bir kaçamak noktası bulmak, bir şeylerin ümidini taşımak gerekir.” Yoksa günler tepelerden aşağı biraz zor koşar. Drogo’nun günlerinin -askeri terimle- beşer beşer atması bununla ilgili büyük ihtimalle. Çünkü ha geldi ha gelecek ümidiyle bir şeyler bekleyip duruyor sürekli.

Asker değilseniz veya askerliğinizi yapmamışsanız ve ordu, askeriye vb. konular ilginizi çekmiyorsa hoşunuza gitmeyebileceği tahmininde bulunacağınız bir kitap olabilir Tatar Çölü. Fakat farklı okumalara açık bir kitap aslında. Az biraz agorafobisi bulunan asosyal bir adamın yaşantısı olarak da değerlendirebilirsiniz. Ömrü boyunca sadece bir şeyi bekleyen, o şey geldiğinde de artık orada olmayan bir adamın hüzünlü öyküsü olarak da. Gelen şeyin savaş olması da ayrı bir konu tabii. Sonuçta insan en büyük savaşı kendisine karşı veriyor, ne için savaştığı konusunda kararsız kalınca da eriyip bitiyor böyle.

Özgürlüğü kısıtlanmışken sivil yaşama ait olan sıradan birçok şeyi özlüyor insan. Wong Kar Wai filmlerindeki gibi detaylara takılmaya başlıyorsunuz sonra. Rüzgarın dalgalandırdığı tavandan tabana perdeler ya da yanakta gezinen parmaklar veya birbirleri üzerinde kayan dudaklar yok. Fakat sabretmeyi ve yetinmeyi bilene bulutların çok güzel şekiller aldığı bir gökyüzü var. Güneşe doğru dikkatlice bakarsanız uçuşan kuşların altın külçelerine dönüştüğünü görebilirsiniz. İyi bir çocuk olursanız belki Şirinler’i bile…

Kitabın benim için en anlamlı bölümü şudur ki Buzzati kısıtlanmış özgürlüğü cidden çok güzel ifade ediyor.

“İşte o anda uzak ve iştah açıcı yaşama ilişkin hayaller Drogo’nun aklına takılıverdi, örneğin tatlı bir yaz gecesinde, deniz kenarında bir saray yanında oturan zarif kadınlar, müzikler duydu, gençliğin hemen kendini kapıp koyverdiği mutluluk imgeleri beliriyordu, bu arada doğuda ufuk yavaş yavaş net ve belirgin hale geliyor, atmaya başlayan şafak göğü hafif hafif aydınlatmaya başlıyordu. Geceleri böyle geçirmek, uykuya sığınmamak, geç kalmış olma duygusuna kapılmamak, güneşin doğuşunu izlemek, insanın önünde sonsuz gibi görünen bir zamanın bulunması ve bundan hiç kaygılanmadan yararlanması… Dünyada var olan onca güzel şey içinde Drogo inatla deniz kenarındaki o saraya, müziğe, saatlarin boşa harcanmasına, güneşin doğuşunun beklenmesine imreniyordu. Ne kadar aptalca görünürse görünsün, yitirdiği o barışçı yaşamı en yoğun biçimde bunlar dile getiriyordu. Gerçekten de, bir süredir, bir türlü tanımlayamadığı bir endişe dur durak bilmeksizin içini kemiriyordu. Bu, bir türlü zamanında yetişemeyeceği, önemli bir şeyin aniden oluverip onu hazırlıksız yakalayacağı duygusuydu.”

Author: Akin Cetin

Share This Post On

1 Comment

  1. en sevdiklerimden. beklemeyi anlamlı kılmanın mümkünlüğünü sorgulatan bir hikaye. burada gördüğüme sevindim. :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir