Szél

szel

Ve rüzgar esiyordu, onlar öylece dikiliyordu. Ekranda bir şeyler görüyorduk ve rüzgar esiyordu.

Dilimize “Sinemada Zaman; Ritmik Tasarım Türbülans ve  Akış”ı tercüme edilmiş New York Üniversitesi sinema bölümünden emekli profesör Yvette Bíro, 1995 yılında Budapeşte’de Tiyatro ve Film Akademisi’nde düzenlediği sinema atölyesinde katılımcılara “mimarların fotoğrafçısı” olarak anılan Macar asıllı Fransız Lucien Hervé‘nin vizöründen iki adet fotoğraf gösterir. Henüz yirmi ikisinde olan genç katılımcı Marcell Iványi, fotoğraflarda göz gezdirdikten yaklaşık üç saat sonra elinde kafasındaki senaryonun bir müsveddesi ile döner ve Bíro’ya bir teklifte bulunur. Bíro şaşkınlık, mutluluk ve heyecan ile teklifi onaylar. Aradan geçen altı ay sonunda, televizyonda gösterilecek bir yapım arayışında olan György Durst ile Iványi’nın yolları kesişir. 1996 yılının Şubat ayına gelindiğinde, Bíro, Durst, Hervé ve Iványi ortaklığı semeresini verir: yönetmeninin bitirme tezi niteliğini taşıyan, Cannes Film Festivali’nde “En İyi Kısa Film” ödülünü göğüsleyen Szél (Rüzgar) esmeye başlar.

*

Birbirini tümleyen şeyler var. Adını genç yaşta hayatını yitirmiş İranlı kadın şair Forough Farrokhzad’nın bir şiirinden alan Abbas Kiarostami’nin Bad ma ra Khahad Bord (Rüzgar Bizi Götürecek)’u ve Beat’in kırık, nazenin kalemi Richard Brautigan So the Wind Won’t Blow It All Away (Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek)’i benim için öyle. Onlar eşlenik, ruh ikizi, redif, kafiye. Bir sinirin iki ucu. Birini anımsayınca diğerini anmamak, birini görünce diğerine uğramamak olmuyor. Bu, Jarmusch adını yad eden birinin sohbetinin üzerine Tom Waits diye atılmaya benziyor. Macaristan dendiğinde Tarr demeden duramamaya. Ekseriyetle, çok konuşmaya. Çok konuşup anlamları birbirine karmaya. İsimleri, mekanları, zamanları büküp bozup yapmaya. Bir film adından, bir kitaba, bir sahneye, bir insana, bir söze varmaya. Fakat afişinin güzelliğine vurulduğum film, daha ötesine müsaade etmiyor. Zamandan yalıtılmış, kirli, çorak bir düzlük üzerinde, gitmekte olan erkeklerinin ardından ağlamadan bakan kadınların gözlerinde edebî bir işaret bulamıyorum. Yedi dakika boyunca anlamadan bakıyor ve bittiğinde de hatırlamamak üzere üstünü örtüyorum.

Aklıma yalnızca Anna Karenina’nın açılış cümlesi geliyor: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

Bi’ bira açıyorum.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir