Suspiria

“Bu filmin son 12 dakikasından daha korkunç bir şey varsa o da ilk 92 dakikasıdır.”

İzleyici beklentisini en tepeye çıkaran bir sloganı var Suspiria’nın. 1977 yılında Dario Argento tarafından yazılıp yönetilen bir renk şöleni.. Kırmızı, yeşil ve mavinin korkutuculuğu ile daha ilk sahnesinden itibaren izleyicinin tüm dikkatini ve ilgisini üzerine çekmeyi başaran ender kaliteli korku filmlerinden. Benim “bir grup gencin tek tek öldürülmeyi beklediği filmler” olarak nitelediğim teen-slasher’ların gudikliğinden oldukça farklı, oldukça başarılı, oldukça korkunç bir korku filmi.

Suzy Bannion (Jessica Harper) isimli bir genç kızın bale okumak için Amerika’dan Almanya’ya gelmesi, bu garip bale okulu öğrencilerinden 2 tanesinin yine garip ve iğrenç şekillerde öldürülmeleri sonucu Suzy, olayı araştırmaya karar verir. Doktor Frank Mandel (Udo Kier)’den bu enteresanlıklara bir anlam verebilmek için yardım ister ve sonunda bale okulunu yapan kişinin “Black Queen” ismiyle bilinen bir cadı olduğunu öğrenir. Okul yöneticisinin, öğretmenlerinin, çalışanlarının garip tavırları ve elindeki tek reel bulgu olan “Gizli! İris!” sözleri, onu sırra ve sona doğru sürükleyecek, fiştekleyecektir..

-Bir filmin konusunu anlatmak onu izlemekten zor oluyormuş, bunu anladım.-

Goblins grubunun o insanı çıldırtabilecek müziklerini de yadsımadan şöyle demek lazım belki de: Ses ve görüntü kullanımında ustalığın sonuna dek hissedilebileceği bir film Suspiria. Hem buradaki “Katil kim, ne oluyor yahu?” endişesi, fazla tanıdık geldi bana. Sanki hani bu bir öncü film olmuş John Carpenter, Wes Craven gibi abilerime. Var yani sanki öyle bir şey?

Gelelim filmin, bana göre olmamışlarına:

Bir kere diyaloglar çok basit. Koca koca insanlar çocuklar gibi konuşuyorlar. Lakin Baba Argento bize şunu söylüyor: “Oğlum bu senaryoyu 12 yaşındaki çocuklar oynasın diye yazdı lakin ben bu filmi bu şekilde oynattıramazdım. Senaryoyu da değiştirmeyince böyle bir absürdite oldu. Pardon.” Peki baba, büyüksün. Ancak o cadı ikonografisi? Yani milenyum insanı pek tırsmıyor bu tip hadiselerden. Ne bileyim Bush var, Gomeda varken..

Şakası bir yana, 30 yıl önce böyle bir film çekebilmek bir kere cesaret ve sermaye istiyormuş. O gözümüze batan renk olayı var ya, işte ona “Technicolor” deniyormuş ve bir hayli pahalıymış. Masraftan kaçınılmamış. Gitmişler gişe kaygısı olmadan yapmışlar filmi. Yalnız öncesinde Goblins grubundan soundtrack için parça istemiş Argento amca. Sizsiz olmaz demiş. Önce müzik olayını halletmiş, sonra üzerine görüntüyü koymuş. Başlı başına bir korku unsuru olmaya yeten elleriyle filmin ilk birkaç dakikasında güzelim bir kızın kafasına camlara vuran da bizzat o’ymuş. Sonra o delik deşik edilen göğüskafesi ve hala çarpmakta olan kalbi delme deliliği? Hah onu da Dario abi yapmış. Erinmemiş.

Ben iflah olmaz bir korku izleyicisi olarak çok sevdim filmi. Oradan buradan araştırdım ve gördüm ki daha birsürü güzel detay var filme değer vermem için bende baskı kuran. Mesela senaryosu sıradan görünen bir film için önyargı besleyemem artık. Çünkü Dario Argento filmlerinde bu hep varmış: Giallo denirmiş adına. ‘Sarı’ manasındaymış. “Bak bu filmin konusu sıradan ama izlediğinde öyle olmadığını anlayacaksın küçüğüm” gibi bir mizahi yanı varmış yani işin. Öğrenmenin sonu yok.

Psikolojik şiddet’i, baskı’yı odağa alan ve saçmalamayan her filmi seven benden de bu beklenirdi zaten. Hepinize korkusuz bir hayat diliyorum.

firat@tramvayduragi.com

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir