“O, ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır.
O, her şeyi bilendir.”
El-Hadit suresi, 3. Ayet
Türk edebiyatının en benzersiz isimlerinden biri olan İhsan Oktay Anar, yazdığı her romanla okurlarını, kendisinden başka kimsenin bilmediği ve anlatamayacağı dünyalara götürür. Romanlarının zeminini oluşturan tarihi bir oyun haline getiren, onu yeniden kuran ve bu kurmaca tarihi de sadece kendisinin kullanabileceği bir dille okurlarına sunan Anar, “bütün bildiklerimizden başka bir roman”[1] yazar.
Tarihî bir zemine oturttuğu romanlarında on yedinci yüzyıl Kostantiniye’sini anlatan Anar, bizi şehrin ara sokaklarında dolaştırır. Görkemi ile görmeye alıştığımız Kostantiniye, onun romanlarında karanlık ve tozlu sokakları, bu sokaklardaki yıkılmaya yüz tutmuş evleri, açıkgöz esnafları, esir pazarları, cellatları, katilleri, meyhaneleri, genelevleri ve belki de en önemlisi sevgisiz ve hırslı insanları ile karşımıza çıkar.
Puslu Kıtalar Atlası ile bambaşka bir dünyanın kapılarını açan Anar, sonraki romanlarında da bu dünyanın farklı yüzlerini anlatır. Kitab-ül Hiyel’de mucitleri, Amat’ta denizcileri anlatan Anar, son romanı Suskunlar’da ise bu dünyanın müzisyenlerinin ağırlıkta olduğu bir yüzünü anlatır bize.
Birden fazla hikâyenin anlatıldığı ve daha sonra bu hikâyelerin birbirlerine eklendikleri bir kurguya sahip olan Suskunlar’ın ana temasını iyilik ve kötülük karşıtlığı oluşturur. Hikâyelerini ve kahramanlarını anlatırken metinlerarasılıktan, özellikle de dinî metinlerden yararlanan Anar, iyilik ve kötülüğün karşıtlığını anlatırken de bu karşıtlığın temeli olarak alabileceğimiz Tanrı ve Şeytan karşıtlığından faydalanır.
Romanda, “bilinemeyen ve görülemeyen olmaktan çok, bilinmemesi ve görülmemesi gereken”[2] Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri, Tanrı’yı temsil ederken, “Dilimle sizleri baştan çıkaran benim.”[3] diyen Tağut ise Şeytan’ı simgeler. Biz roman boyunca Muhteşem Neyzen Bâtın Efendi ile Tağut’un karşı karşıya geldiklerini görmeyiz. Bu ikili arasındaki karşıtlık onların seçtikleri elçiler arasında kendini gösterir. Neyzen Bâtın Efendi, kendine elçi olarak oğlu Zâhir’i seçer. Bu seçim de akıllara ister istemez, Tanrı ve İsa arasındaki ilişkiyi getirir. Zâhir’in İsa ile olan benzerliği bununla da sınırlı kalmaz. Roman boyunca Zâhir ile İsa arasındaki benzerlikleri satır aralarında takip etmek mümkündür. Bunlardan en göze çarpanı ise Zâhir’in (ya da İsa’nın) son yemeğinin anlatıldığı bölümdür. Zâhir’in başından geçen olaylar ve gerçekleştirdiği mucizeler de İsa’nın başından geçen olaylar ve gerçekleştirdiği mucizeler ile özdeşlik gösterir. Zâhir, adeta İsa’nın, on yedinci yüzyıl Kostantiniye’sine uyarlanmış halidir.
Roman boyunca geleceği sürekli söylenen/müjdelenen Zâhir’e karşılık Tağut’un ise kendine seçtiği belirli bir isim yoktur. O, farklı zamanlarda, farklı insanların aklını çeler. En son aklını çeldiği isim ise Alessandro Perevelli ya da nam-ı diğer Pereveli İskender Efendi’dir. Tağut, işlerini ölümsüzlük vaadiyle kandırdığı Pereveli İskender aracılığıyla gerçekleştirir. Hikâye, Tağut’un “kişioğluna açtığı savaşta bir kez daha hezimete uğraması”[4]yla da sona erer.
Romanda, İsa, Tanrı ve Şeytan’ın yanı sıra daha birçok dinî göndermeyle karşılaşırız. Lazar, Lazarus’u, Santuri Yakuta, Havari Yahuda’yı, Kalın Musa, Hz. Musa’yı, Davut, Hz. Davud’u, Tellak Yahya, Vaftizci Yahya’yı, Kabil ve Habil’de, ilk kanı döken ve dökülen kardeşler Kabil ile Habil’i temsil ederler. Bütün bu karakterler, ait oldukları zaman dilimlerinden alınarak on yedinci yüzyıl Kostantiniye’sine uyarlanmışlardır.
Romanlarında gönderme yapmayı seven İhsan Oktay Anar’ın, en önemli özelliklerinden biri de bu göndermelerin romanlarının vazgeçilmezleri ya da metni anlamak için bir anahtar durumunda olmamalarıdır. Anar’ın romanları bu göndermeleri takip edenler için de etmeyenler için de eğlenceli bir dünyanın kapılarını açar. Anar’ın romanlarını bir yandan bulmaca çözercesine okumak ne kadar mümkünse o büyülü ve masalsı dünyaya kapılıp okumak da o kadar mümkündür. Anar’ın, bu kadar çok sevilen bir yazar olması da buna bağlanabilir. Onun romanları birçok farklı düzlemde okunabilir ve bu düzlemlerin hepsi de birbirinden güzeldir.
Kendini tanımlarken; “Kimliksiz biri olduğumu düşünüyorum. Ressam, mühendis, tarihçi kimliklerine sıkışıp kalmak istemem. Hatta yazar kimliğine de…”[5] cümlelerini kuran Anar, dilerim ki yazar kimliğinden sıkılmaz ve bize Suskunlar gibi birbirinden güzel masallar anlatmaya devam eder.
Öncelikle İhsan Oktay’ın neden sevildiğini çok iyi analiz etmişsin. Her kesime hitap ediyor aslında, sevmemek neredeyse mümkün değil. Suskunlar da sevdiklerimden oldu, başlar başlamaz bir tekrar olabileceği yönünde endişelendim ama işte o “bambaşka dünya”nın farklı bir noktasını okuduğumuzu anlayınca yüzüm güldü. Yazın yine çok güzel olmuş, artık her hafta yeni yazını heyecanla bekliyorum :)