Sukai kurora (The Sky Crawlers)

!f İstanbul’un Hit Filmler bölümünde gösterilen, 2008 yapımı Mamoru Oshii filmi.

Yuichi, yeni bir hava üssüne terfi etmiş başarılı bir savaş pilotudur. Tayin olduğu yerde kendisinden başka üç pilot daha vardır. Komutan olan bayanı da sayarsak dört ederler. Yuichi’nin üsse gelir gelmez sorduğu ilk şey kullanacağı uçağın kendisinden önceki pilotudur. Çünkü gelenekler gereği uçak değişimi yapan pilotlar birbirleriyle tanışırlarmış. Oradaki teknisyenler uçağın eski pilotuna ne olduğu konusunda çeşitli rivayetler olduğunu söylerler. Net bir cevabı ancak komutandan alabileceğini de eklerler. Komutan Kusanagi ise önceki pilota ne olduğunun kimseyi ilgilendirmediğini, bunun pilotların işleriyle bir ilgisinin olmadığını söyler. Yuichi’nin oda arkadaşı da ortalıklarda eski pilotu Kusanagi’nin öldürdüğüne dair bir rivayetin döndüğünü söyler.

Hava üssündeki tüm pilotlar ve çalışan teknisyenlerin tamamına yakını Kildren’dir. Kildren’ler hava çatışmalarında başlarına bir şey gelmedikçe ölmeyen, yaşlanmayan, sürekli ergenliklerinin son zamanlarında yaşayan gençler gibi görüntüleri olan farklı bir ırktır. Yaptıkları şeyleri pek sorgulamazlar. Tek yaptıkları iş de savaş pilotluğudur. Boşta kalan zamanlarında da bira içerler, yemeklerini çok beğendikleri lokantada vakit geçirirler ve eskort kızlarla takılırlar.

Film boyunca bizim gördüğümüz iki takım vardır: Birisini bizim Kildrenler oluşturmaktadır. Diğer takım hakkında pek bir bilgi verilmiyor. Onlar hakkında öğrendiğimiz tek şey as pilotlarının “The Teacher” isimli birisi olduğudur. Bu iki takım sürekli savaşmaktadır. Bu savaşları Avrupa medyası başta olmaz üzere tüm dünya yakından takip etmektedir. İki takımın ortak amacı diğer insanların şiddet görme ihtiyaçlarını, arzularını karşılamaktır. Böylece dünyadaki diğer insanlar savaşlardan uzak durmaktadırlar.

Bir gün rakip takım Kildrenlerin üssüne baskın yapar ve Kildrenler birkaç günlerini komşu üslerden birinde geçirmek zorunda kalır. Yuichi burada kendisine yakın davranan bayan bir pilotla tanışır (O da Kildren’dir.) Pilotun ırkını sorgulayan cinsten bir şey olması Yuichi’nin ilgisini çekse de gönlü Kusanagi’ye çoktan meyletmeye başlamıştır bile.

Böyle dedim ama aşk meşk olaylarıyla pek fazla ilgilenmiyor film. Varoluşsal bir metni olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ama ben bunu pek açamam. En başta Yuichi’nin kullandığı uçağın eski pilotu hakkında ortaya bir gizem atılıyor ve yönetmen bu konuyu açıklığa kavuşturacak şeyleri büyük lokmalar olarak perdenin sağına soluna serpiştiriyor. Öyle ki dikkatli bir izleyici filmin gideceği noktayı, en azından beklenen sürpriz finali ilk yarım saat içerisinde rahatlıkla tahmin edebilir. Ben o büyük lokmaları toplamaya çalışırken satır aralarını okuyamamış olabilirim. Belki gözüme sokulan sahneler olmuştur ama ben yine de anlayamamışımdır. Fakat filmdeki karakterler varoluşlarını apaçık bir biçimde sadece son on dakikada sorgulamaya başlıyorlar.

Komşu üssün ası olan bayan pilotun Yuichi’nin odasına gelip yaptığı o kısa sayılamayacak konuşma sırasında hem Kildrenlerin ırkının, hem de filmin sürpzini öğreniyoruz. Perdenin sağına soluna bırakılan büyük lokmaları toplarken filmin çarpıcı bir finalle son bulacağını beklerken yönetmenin bizi The Usual Suspects’teki veya The Sixth Sense’deki gibi bir finalle uğurlamayı planlamadığını fark ediyoruz. Diğer yandan bunu filmin doruk noktasının zayıflığı olarak görebilmek de mümkün. Veya biz içinde gizem olan ve sürekli sağ gösteren şeylerin sonunda sol vuracağını bilir hale gelmişizdir. “Sürpriz finalden hiç etkilenmedim be abi!” desem yalan olur. Fakat yine de bunu dağıttığı büyük lokmalarla değil de, illa bir örnekle açıklamam gerekirse, Maquinista, El’deki gibi kıyıya köşeye yerleştirdikleri ufak şeyleri “hoppalaa” diye çıkartıp yapsalarmış fazladan bir yıldızı hak ederlermiş.

Irkının tam olarak nasıl bir “şey” olduğunu öğrenen Yuichi, ancak ondan sonra “Aynı yoldan yürüdüğün halde farklı şeyler görebilirsin. Her gün aynı yoldan yürüyor olsan da yaşamaya değmez mi?” gibilerinden şeyler sormaya başlıyor kendisine. Ondan öncesine ise monotonluk, kabul edilmişlik ve boşluk duygusu hâkim. Filmin en iyi yanı da yaratmış olduğu bu atmosfer. Öyle ki kadrajda beş kişiden fazlasının göründüğü sahneler bile çok az. Misafir olarak kaldıkları üssün bulunduğu şehre çıktıklarında da karşılarına neredeyse hiçbir “kimse” çıkmıyor. Ayrıca öyle müzikler döşemişler ki bunun perdede yarattığı etki üç beş kat artıyor (Hatta birileri filmin soundtrack’ini eline geçirip bizlerle paylaşırsa bolca hayır duamızı alır.)

Bayan pilotun yaptığı konuşmadan olayı çözemeyenlerin olduğunu sanmıyorum ama varsa bile jenerik yazılarının bitişini bekleselerdi keşke. Koskoca Beyoğlu Emek’te jenerik yazılarının sonuna kadar kalan kişi sayısı dörttü. Jenerik yazılarından sonra, son bir sahne daha geliyordu. Hoştu ama sürprizi zaten öğrendiğimiz için pek bir anlam ifade etmiyordu.

Ağırlıklı olarak olumsuz şeylerden bahsetsem de bir festival kapsamında izlemiş olduğum ilk film olması sebebiyle hayatımda ayrı bir yeri olacaktır The Sky Crawlers’ın. Aslında filmden keyif aldım ama bu anlattıklarım kafama takıldı. Filmi bir daha izleyip daha iyi sindirmek isterim. Fakat ülkemizde gösterime girer mi, öyle veya böyle elimize geçer mi, bilmiyorum.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir