St. Exupéry’nin Mektupları

Sahaf Festivali’nde görür görmez üzerine atladığım bu kitabı okumaya başladıkça ilk andaki heyecanım giderek yok oldu. Bunu belirtmek üzücü ama öyle. Exupery’nin arkadaşı Renée’ye ve annesine (arada kardeşine yazdıkları da var) yazdıkları olmak üzere iki bölümden oluşuyor kitap. Renée’ye yazdığı tüm mektuplarda “iki satır da sen yazsana gözü kör olasıca” sitemi var. Ergen havalarında çoğu zaman. Annesine yazdıklarındaysa dönemine uygun olarak resmi bir dil hakim. Fakat kardeşine yazdığı bir mektup var ki Renée’ye yazdıklarındaki sinir bozucu halden uzaklaşıp, annesine yazdıklarındaki saygılı mesafeyi de yok ederek bizden birisi oluveriyor. Nasıl canlı, nasıl güzel, nasıl esprili, nasıl tekrar tekrar okunulası bir anlatım! Kitabın en güzel yeri olan bu bölümü noktasına virgülüne dokunmadan aktarmazsam içim rahat etmezdi.

Bu bölüme geçmeden önce Exupery’nin İstanbul’a gelebilme ihtimaline de değineyim. Şöyle diyor: ” Az kalsın Constantinople‘a (İstanbul’a) hareket ediyordum. Yarın yola çıkmak üzere gönüllü istediler. Ama makinist olarak gitmenin pek işe yaramayacağını düşündüm, şu ikili belgeyi bekleyeceğim… Düşünsenize bir, Constantinople’a, hem de beleş gitmek! Tam bir devlet kuşuydu. Beni tutan şeylerden biri de, alayımızın belki de Lyon’a aktarılacağını öğrenmiş olmamdı. O zaman, Saint-Maurice’ten uçakla on dakika uzakta olacağım.”

 

Durak, Juby, 1927

 

Sevgili kardeşim,

Bugün denize girdim. Bu da aklıma seni, Didi’yi, Agay’i ve Fransa’yı getirdi, çünkü hala yurttaşım. Ve bu akşam evde kalmış kızlar gibi sıkıldığım için – düşünüyor musun bunun ne demek olduğunu? – sana mektup yazıyorum.

Deniz dalgalı ve çalkantılı olduğundan, ruhum da dalgalandı. (Yok canım, yorgun falan değilim. Hatta, daha böyle nicesine dayanabilirim.) Ayrıca leğen büyüklüğünde denizanaları vardı, neyse ki pek girişken değil mübarekler.

Denize girişim istemeden oldu. Sandala binip kaya burnunu aşmaya kalktım – amma da soylu özeniş ha! Ama kendimi sandalın altında buldum. Ve tabii kaya burnunun da.

Burada epey gırgır geçiyoruz. Deniz kıyısına oturtulmuş bir İspanyol kalesinde kalıyor, denize kadar tehlikesizce gidebiliyoruz. Aşağı yukarı yirmi metrelik bir yol. Ben bu yolu günde birkaç kez geçiyorum. Ama yirmi metreden fazla uzaklaştın mı kurşunu yiyorsun. Elli metre açıldın mı, ya tahtalı köye yolluyorlar yada köle diye kaçırıyorlar, mevsimine bağlı. İlkbaharda, yüzün de sevimliyse, sultan olabiliyorsun. Eh, bu da ölmekten iyi elbet. Ayrıca, koca bir hadımağası da olabilirsin. Bu biraz daha can sıkıcı tabii.

Onbeş gün önce Juby’de olsaydım, ailenin yüzünü ağartacaktım. Buradaki arkadaşlar yolcuları ölümden kurtarmışlar. Benim takımsa, ne yazık ki, Dakar’daydı o sırada, çünkü sırayla esniyoruz burda. Biz geldiğimizde herşey bitmişti.

Dün gece küçük bir heyecan geçirdim. Zifiri karanlık bir geceydi. Kutsal Kitap’ın Tufan bölümündeki gecelerden biri gibi. Kum fırtınası vardı ve Ponson du Terrail’in deyimiyle “rüzgarın uğultusu dalgaların yakınmasına karşılık veriyordu.” Tam o sırada, yolculuklarını tamamlamış olan bir gün önce yediğim yemekler dışarı çıkmak istediler. Juby’de W.C. olarak yalnızca kale avlusu yada çöl bulunduğundan, çölü seçtim ve kaleden çıktım (bizler ayrı bir yapıda kalıyoruz).

Ancak gece kaleden çıkmak yasaktır.

Derken bir ayak sesi duyup o zayıf sesimi fırtınanın uğultusuna ekledim. İki metre ilersini göremiyordum. Yine Ponson du Terrail’in güçlü kalemiyle söylersek, Madam La Markiz’in ırzına geçilme sahnesindeki gibi, kanım bir kere dolaştı ve damarlarımda dondu.

Daha önce de kaleden karanlıkta çıkmıştım, ama hep iki nöbetçiyle. El çabukluğuyla onlara bir bacı bulur geri dönerdik. Bu seferse tabancam bile yanımda değildi. Vızıltıyı andıran sesimi kestim, usulca, geri geri gitmeye başladım.

Başladım ama burçlardaki dangalak nöbetçi de danalar gibi böğürmeye koyuldu. Hem de İspanyolca. Beylik uyarmasını yapıyordu adam. (Nöbetçilere verilen buyruk, her karaltıya ateş edilmesini gerektirir.) Bense İspanyolca ancak “oh” demeyi biliyorum. Bu yüzden, becerebildiğim kadarıyla: “Arkadaş… sevgili arkadaşım… değerli dostum” gibi şeyler geveledim. Ve daha emin olsun diye, koşup duvarın dibine attım kendimi, yüzü koyun. Öylece kapıya vardım. Ben kapıyı ittim, herif ateş etti. Derin bir “oh” çektim!

Didi ne yaptığımı soruyor… – Ne yapacağım, Sahra’nın en vahşi kesiminde, Dakar-Juby arasında gidip geliyorum. Senegal sınırını aşar aşmaz Büyük Sahra başlıyor. Fransız sömürgesi orası. Port-Etienne’den ötesi vahşi bölge, İspanyol kesimi de ordan (Rio de Oro’dan) başlıyor zaten. Kazablanka-Juby arasında çalışan arkadaşlarsa, Juby’den Agadir’e kadar soğuk ter döküyorlar.

Çok sporsal bir çalışma oluyor bu. Geçen yıl (dört pilotun) ikisini öldürdüler ve bin kilometre boyunca, keklik gibi yaylım ateşine tutulma onuruna erdim. Geri kalan bin kilometre gürültüsüz patırtısız geçiyor (her seferde, ikibin kilometre gidip, ikibin kilometre geliyoruz!)

Çölde uçağım arızalandı tabii, ama bana eşlik eden arkadaş (seferlere ikişer ikişer çıkıyoruz) inip beni kurtardı: Sert kumlu iyi bir yere inmiştim. Kurtaramasa, durum pek de içaçıcı olmazdı herhalde. Uruguaylı’lar, Fransız olsaydık, çoktan öbür dünyayı boylamıştık dediler geçen gün. Bilmem kaç kez tüfekler üzerlerine çevrilmiş. Neyse, enselenirsem, çok kibar davranacağım, geçen gün öldürmeyip sadece yaraladığım aslanımdan Winchester’im tutukluk yaptığı zaman efendice özür dileyişim gibi, ayaklarına kapanıp beni bağışlamalarını rica edeceğim. Tüfek arızalanınca, sırıtamaz olmuştum: Dediklerine göre, aslanlar yaralanmaktan hiç hoşlanmazmış. Çok alıngan hayvanlar canım, neyse ki arabadaydım ve birden aklıma müthiş bir fikir geldi, kornaya abandım. Sonuç umduğumdan iyi oldu. Aslanı önüme katıp Mağrip’te, Büyük Sahra’nın öte ucuna dek kovaladım. Çölde tam dört gün araba sürdüm. Deve izine bile rastlamadık, kum denizinde yüzüyor, kumul tepeciklerinin çevresinde dolaşıyorduk… Çadırlı obalarda geceliyorduk, bizim iki araba ilkin korku, sonra hayranlık uyandırıyordu. Sürülere rastlayınca, hakkımız olan koyunu istiyorduk. Sizin anlayacağınız, beyler gibi yaşadık.

Bu gezimizi Didi’ye ayrıntılarıyla yazmıştım, sonra mektubu kitaplardan birinin içinde buldum. Belki de eline geçmemiştir, değil mi?

Pierre, gece yarısı oldu, seni böyle geç saatte daha fazla rahatsız etmek istemem. Uykunun geldiğine eminim.

Sevgiyle kucaklarım sizi,

Antoine

(P.S.) Görevim, özellikle yerli kabilelerle ilişki kurmak ve olabilirse, henüz Fransız hükümetini tanımamış kesimlere uzanmak. Senin anlayacağın hem pilotluk, hem büyükelçilik, hem de kaşiflik yapıyorum. Yakında ayı inine ineceğim. Eğer işler yolunda gider de geri dönersem, ne anılar elde edeceğim kimbilir!

Annemden tek mektup alamıyorum. Didi lütfen ona mektup yazmayı öğretsin! Ben iki kez denedim, olmadı… – Çok canım sıkılıyor, çünkü annemin grip olduğunu biliyorum. Hemen karşılık yaz bana.

(P.S. Dakar) Düğümü çözdüm, annem postanede bekletilmek üzere yazıyor, durumu anladım, sakın ona bir şey deme.

Hadi gel de iki tek atalım. Buralara uğrama fırsatını bulursan, bu sözümü tutmaktan sevinç duyacağım. Yalnızlıktan patlıyorum. Yoksa, bir yıl sonra ben Agay’a uğramaya çalışırım (hey anam hey…)

Dakar, geceleyin, uyurken çok güzel. Senin gibi.

Şöyle harika bir kadın bul bana. İnsan soyunun yetkinleşmesine katkıda bulunmaktan zevk duyacağım. Bulacağın kız varlıklıysa, getireceği çeyizden sana da yüzde veririm. Güzelse sana da… Yoo, bundan olmaz azizim. Uçan sineği kaçırmazsın hınzır.

Uykum yok, çok yalnızım. Nasıl da boşa harcıyorum zamanı!

Peki ya sen, hızlı arkadaşım, sen ne yapıyorsun acep şu saatte! (Sen değil miydin o küçük kızın: ‘Aa, amma da beceriksiz zamparasın!’ dediği adam?)

Hadi bakalım, yine de iyi geceler.

Ömründe bir kerecik karşılık yaz bana. Tanrı bu iyiliğini unutmaz elbet. (O da sana mektup yazar demiyorum, ama bakarsın tepende saç bitirir. Eh, bu da yaman bir ödül olur doğrusu!)

 

Antoine

St. Exupéry’nin Mektupları

Düşün Yayıncılık

Çeviri: Bertan Onaran

Author: Akin Cetin

Share This Post On