“Soru Tedarikçisi” Lanthimos 2: Kynodontas

Giorgos Lanthimos asıl yankı uyandıran filmi Kynodontas’ı,  Kinettadan  dört yıl sonra  çekti. Film tıpkı İngilizce çevirisinin Dogtooth oluşu gibi dilimize de Köpekdişi olarak çevrildi. Fakat başlığın Yunanca çift-anlamlılığı,  öğrendiğimde bana enteresan gelmişti. Kynodontas; ‘bikuspid’ demek bir anlamıyla, yani kalp kapakçıklarından biri. Çekildiği yıl olan 2009’da Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” kategorisinde birincilik ödülü alan Kynodontas; 2011 yılı Akademi Ödülleri için de En İyi Yabancı Film” dalında aday gösterilince, dünyanın her köşesindeki sinemaseverler filmden haberdar oldu. Lanthimos Kynodontas’ın senaryosunu da tıpkı bir sonraki filmi Alpeis gibi Efthymis Filippou ile birlikte yazdı. Oyuncularsa, yine bazılarını Alpeis’te de göreceğimiz Christos Stergioglou , Michelle Valley, Aggeliki Papoulia, Mary Tsoni ve Hristos Passalis idi.

Hikayemiz, hali-vakti yerinde bir Yunan ailesinin yaşadığı, havuzlu bir malikhanede cereyan eder. İkisi kız, üç yetişkin çocuk sahibi olan bu ailede ilk bakışta kanımızı donduran bir ataerkil zorbalık etrafında döner olay ve durumlar. Efsunlu bir saflık içinde, bedenleri dışında büyümeyip çocuk kalmış bu yetişkin kardeşlerin sadece akıl değil duygu tutulması da yaşatan oyunları, yönergelerden kurulu ekstrem ailenin yüksek duvarlarla çevrili bahçelerinde tanımlanması müşkül çırpıntılarla ilerler durur. Elinizde bir fincan çay ya da kahveyle izleyemezsiniz filmi; sessizlik bile haddinden fazla gürültüler getirir kulağınıza. Görsel malzemenin serpiştirdiği taşlar sarsılıp sarsılıp yerine oturdukça, siz de hop oturup hop kalkarsınız.

Kynodontas, Giorgos Lanthimos’un ikinci filmi. Zekice tertiplenmiş diyaloglar ve benzersiz bir keşif konsepti sunan yenilikçi sinematografi stili bir yana; her bakımdan sersemletici bir film bu. Öte yandan bu sersemletme pek çok alt-metin de koyuyor önümüze. Öyle ki, psiko-politik okumalardan tutun, etik tartışmaların ve bir erk arkeolojisinin de içinde buluyoruz kendimizi. Dolayısıyla filmin sinematografi estetiği kadar, hikayenin canalıcı izleği; her biri hayli cüsseli bir makale konusu olacak kadar yan-yollara dönük işaret oklarına yöneltiyor insanı. İşte benim aklımı çelen  bu işaret levhalarından bazıları:

Dışarıdaki “Öcü”

Aileye leyleğin getirdiği bir bohçadan çıkarak katılışımızdan  üç-beş yaşlarımıza kadar, kolayca bertaraf edilebilecek düşmanlarımız vardır. Annemiz küçük uyarı talimatlarıyla korur bizi öcü’den. “Yaklaşma sobaya yanarsın!” ya da ne bileyim, “Çek elini ağzından!” yeter bunun için çoğu kere. Giderek büyüdükçe bizim için güvenli addedilen “dışarısı”nın da sınırları kontrollü biçimde hafiften genişler. Oynarken bir müddet “kapının önünden ayrılma!”yız, daha sonra sokağın ötebaşına dek gider, oradaki görünmez barikatı yine de akıldan çıkarmayız. Ergen olduğumuzda, artık belirli ön-kabullerle bağışıklığımızın kuvvetlendiğini düşünsek de, hala bizi beklemekte olan bir müphem dışarısı ve onun amansız öcü’leri mevcuttur: “Dışarıda kimler fink atıyor biliyor musun?” Büyümüşüzdür nispeten; fakat gelgelelim “Ben sana güveniyorum ama, ya dışardakiler!”vardır bir de. Üstelik bir cinayet, bir hırsızlık ya da tecavüz haberi almadığımız, duymadığımız gün yoktur. Büyümemek için her türlü tertibat alınmış bir halde büyütülür, iş-güç sahibi oluruz. Derken biz kemale erdikçe öcü’ye dair talimat katmanları değişir ve gelişir. Sözgelimi komünizm gibi çok kollu, çok bacaklı bir canavar; çocuk cumhuriyetini oluşturan bizlerin yeni “ev”i demek olan vatanımızı tehdit eder.

Bu bakımdan Kynodontas ‘aile’ hakkında bizim en aziz inançlarımıza tutulmuş kırık bir ayna olarak bir yandan ürpertirken, diğer taraftan güldürür de yer yer. Soğuk mizahın eşsiz bir örneğiyle karşılaştığımızı sezeriz. Baba rolünü çok başarılı biçimde oynayan Christos Stergioglou’yu tüm bu ataerki zorbalık sahasında kurallar koyar ve talimatlar geliştirirken ibretle izleriz. Kızarız; tiksiniriz bazan hatta. Fakat esasında bu egzajere durumun içselleşmiş formlarından hiç birine yakın olmadığımızı da iddia edemeyiz. Böyle olunca, etik alana dair eleştirilerimiz çok da içtenlikli olmayı başaramaz. Baba’ya dönük nefret cümlelerini gönül rahatlığıyla tamamlamak güç olur hülasa.

Otoriteryan Kodlar: İktidar Sözlüğü

Her iktidar, kendi lügatini yaratır; yaratmak zorundadır. Adlandırır, imler ve bilincin sınırlarına türlü kırmızı işaret fişekleri gönderir. Lanthimos, bu filminde de karakterlere herhangi bir özel ad vermeyerek, tersinden bu sözlük-dışılığın ayrıksılığına dikkat çekmez yalnız. Onun dikkat çektiği bir başka nokta; burada olagelenlerin her birimizin şu ya da bu nispette başına geldiğidir muhtemelen. İsimler yerine yaş ve cinsiyet ayrımlarıyla karakterleri tanınır kılar: Büyük Kız, Küçük Kız ve Erkek Kardeş gibi. Adı olan tek karakter, “ev” e “dışarı”dan gelen Christina’dır ki o da zaten içeriye ait iktidar sözlüğünü tahrip eden kişi olacaktır. Öyle ya, nerden bakarsan ‘ad işarettir’ ne de olsa.

Her türlü tehlikenin coğrafyası olarak çitlerin ötesinde duran dışarıya ait dil kalıpları, kelimeler ve onlara dair anlamlar revize edilir kral-baba tarafından. Eğer Wittgenstein yaşayacak olsaydı, pek büyük bir ilgiyle izlerdi Kynodontas’ı demek geliyor içimden tam şimdi. Çünkü “dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” diyordu ve hiç de haksız sayılmazdı. Eğer dilin doğası nesne ve durumları adlandırmayı zorunlu kılıyorsa, o halde kral-baba çocuklarının iyiliği ve ‘ailesinin bekası’ için yeni bir sözlük geliştirebilirdi pekala. Ne de olsa tüm baba ve anneler çocuklarının iyiliğini isterdi-“iyilik”i kendi dilsel kodlarının sınırlılığına bağlamış olsalar bile durum buydu. Anımsayalım; hangimiz sözgelimi cinsel imler taşıyan adları çarpıtılmamış olarak duyabildik ilkinde? Kadın ya da erkek cinsel organlarına “bizim iyiliğimiz için” takılmış onca komik ismi hiç unutabilir miyiz? O nedenle her birinin adını yinelemeyi gerekli bulmuyorum. Filmimizde de aynı durum biraz daha sıradışı şekilde cereyan eder: ‘Deniz’; kol kısmı tahtadan yapılan sandalyedir,’otoyol’ çok güçlü rüzgardır, ‘yolculuk’ zemin yapımında kullanılan çok sert bir maddedir mesela. Beyaz ve güzel bir kuştur ‘pompalı tüfek’ sonra ‘zombi’ aslında bir çiçek adıdır bu sözlük uyarınca. Seçilen kelimeler de enteresan hikayemiz açısından: Deniz, yolculuk ve otoyol, herbiri dışarıyı imleyen geniş kelimeler işte.  Zihni bulandıran, dışarıya dair merak uyandıran netameli sözcükler.

Christina’nın eve gelişiyle birlikte sözlüğündeki anlamlarda ilk zelzeleyi Aggeliki Papoulia’nın göz kamaştıran oyunuyla canlandırdığı Büyük Kız yaşayacaktır. Christina’dan enteresan trampa yöntemiyle elde ettiği iki video kasetteki filmi izleyen Büyük Kız; dışarıdan istemsizce yeni kelime ve yeni durumlar tedarik edecektir. Lanthimos burada da tatlı kelime oyunlarına başvurur. Videolardaki ilk filmin Rocky serisine ait olduğunu hissettirir bize Balboa adını telaffuz ederek. İkincisi konusunda ise “Bruce” adını kullandığında bilerek kafamızı karıştırdığını düşünüyorum. Bir yandan Rocky Balboa’dan, kavgadan yola çıkarak, döneminde ‘dışarı’da ya da sokakta fırtınalar estiren ve aynı oranda yüksek gişeli Bruce Lee filmlerine gider aklımız. Fakat diğer yandan da Büyük Kız’ın kendine ‘Bruce’ adını seçişi ile Jaws filminde kullanılan ve  özel efekt ekibinin, denizleri alt-üst eden bu mekanik köpekbalığına Bruce adını verdiklerini anımsatır. Nihayetinde Büyük Kız’ın kendisine Bruce denmesini isteyişiyle karşılaşırız: Kız, kendisine bir ad ister, bir ad seçer. Sözlükte olmayan bir kelimelik yer açar kendine; yolunu imler. Köpekdişine bağlanmış özgürlük için basar kendisine yumruğu, sert bir cisimle çenesine patlatır darbeyi. Bu; filmin en etkileyici ve belki de en fazla üzerinde konuşulan sahnesidir aynı zamanda.

Filmdeki sıkışmışlığı görünür kılan ‘baba’ figürünü lanetlemek çok kolay. Gündelik hayatta benzeri formattaki sembolik babaları ululamakta olduğumuzu bir anlığına unutursak, çok kolay.Hele de bizim dilimiz açısından durum biraz da sarkastik ipuçları verirken: ‘Devlet baba’ gibi!

Bütün “Ev”ler Dardır

Altın, demir ya da tahtadan yapılmış olsun fark etmez: Kafes, kafestir. Ve kafese koyma mantığı, kapıyı dışarıdan kilitlemeyi de emreder. Filmimizdeki kafes; bir “cennet bahçesi”ni de içeren altından saray yavrusu görünümünde bir ev. İyi de nedir ev? Adorno sahiden haklı mıydı yoksa? Yani verili kapitalist düzen içinde cidden “ev, geçmişte kalmış” bir yaşam alanı mıydı? Dünya mı eviydi bu yeni yaralı ve “hür” insan modelinin? Belki de öyleydi. Öyle olduğunu sezen kral-baba, sınır ve kuralları kendisi tarafından belirlenmiş bir “ev”in varlığına dehşetle ihtiyaç duydu. O ilksel haline irca edecekti böylelikle ev: Bilirsiniz, ikametgah olmazdan çok daha önce ev bir korunak idi. Korunulacak canavarların sayısı nasıl da artmıştı! Bir insan, bir dil, bir fikir ya da bazan pekala bir marka etiketi olabiliyordu bu canavar. Tüm bu rizikolar düşünüldüğünde özgürlük de neydi? Feda edilemeyecek nesi vardı özgürlüğün, hem neye yarıyordu? İşte olimpik havuzundan yemyeşil çimenlerle sarı çiçeklerle,-ah biz onlara ‘zombi’ diyorduk değil mi-kaplı bahçesine; sağlıklı yiyecekler ve şamanistik danslı yıldönümü kutlamalarına  varana dek bir insanın istediği her şey burada mevcut değil miydi? Üstelik tüm bu tatlı hayat için kimsenin yorucu çalışma yükü altına girmesi de gerekmiyordu. Baba, bunu yalnızca kendisini feda edip, dışarıya; sahip olduğu fabrikaya giderek zaten hallediyordu. Tıpkı Adem ve Havva kıssasında olduğu gibi, her bir şeyi tamam, cennet bahçesi işte. Peki insan başka ne ister? Ne mi ister; Adem ile Havva tanrısal buyrukları çiğneyip yasak elmayı dişlerken ne isterse onu ister. İnsan, tüm yüküne rağmen bilmek ister. İnsan, seçmek ister. Ve insan tüm bunların sonunda helak olmak; didinip yorulmak olduğunu bilse bile özgürlük ister. Doğrudur çalışmanın yorduğu; ama yine de ister.

Köpekdişini kanatma pahasına kırarak dışarıyı talep eden Büyük Kız; tam da kendisini korumaya çalışılan ne varsa onları istiyor olabilir. Dışarıda Rocky serisinin filmlerini izleyerek, izbe sokaklarda bir punduna getirip diğerini tepeleyen güruha dahil olmak istiyor belki. Reklam afişleri arasından geçmek, hangi şampuanı kullanırsa hayatının değişeceğine dair mavallar duymak istiyor olabilir. Yine de sokağa çıkmak, cüzzi de olsa irade demek olacaktır. Seçmek olacaktır. Daha da önemlisi, bir “özne” inşa edişin gerek-şartı olacaktır.

Lanthimos’un görsel coğrafyasında “ev” eşsiz bir metafor olarak iş görüyor demek çok da yanlış olmaz sanırım. Ev’in dışında da bizi bekleyen başka malikhanelerin bahçeleri vardır. Sokağın sınırları, kentin sınırları, ülkenin sınırları. Dışarısı ve orada bizi bekleyen düşman hep vardır özetle. Dünyanın en geniş yüzölçümüne sahip bir imparatorluğunda yaşıyorsunuz ve tüm gezegene hükmedecek araçlara sahipsiniz diyelim. Bir dışarısı hala vardır: Dışarısı, yabancı ve yabancıdaki mümbit tehlike çağrışımı son bulmaz. Dünya kafesiniz olduğunda bu defa sizi evrenin karanlık bölümlerinde yaşayan muhtemel uzay yaratıklarının, uçan cisimlerin beklediğini imleyen bir dil inşa edilir. Dahası kapitalist jargona komünizm canavarı kadar kullanışlı dil kalıpları vaad edecek ölçüde çekicidir de bu düşmandan söz etmek.

Esasında sistemli manipülasyon, ideolojik aygıtlar ve onların uzantıları olarak kurumsal aile formuna sızmış dezenformasyon süreçleri akla geldiğinde, hangimiz filmdekine benzer bir evin sınırlarında ikamete mecbur olmadığımızı iddia edebileceğiz? Hem de oksimoron tarzda gönüllü mecburiyet. Korku duvarları olmaksızın hangi sistem ayakta tutulabilmiş? O duvarları yükseltecek tuğlalar bulmak yahut kırmızı hatlar için boyalar temin etmek mesele değil. Asıl mesele tuğlalar arasına hangi harcı süreceğiniz: Sizi muktedir baba figürü haline getiren bu olacaktır çünkü.

Velhasıl; bütün evler dardır.

Hiper-kontrol Ebeveynleri

Filmimizde onüçüncü aydır köpekdişinin düşmesi; yedinci kıta, kanatsız kuştur. Kalıcıdır çünkü bu dişler; doğal akış içinde asla düşmeyecektir. Bu; seri üretime geçip başlangıçta tamamen siyah arabalar üreten Henry Ford’un alıcılara sunduğu özgürlüğün kirli mizahına benzer: Siyah olması koşuluyla istediğiniz renk arabayı seçebilirsiniz! Ne demek oluyor peki? Hiç mi çıkış yoktur? Ah elbette ki bir çıkış vardır, olmaz olur mu! Köpekdişiniz sütdişi gibi davranıp düştüğünde; dışarıdaki tüm öcülerin köküne kibrit suyu ekildiğinde, tüm bu dışarısı emniyet kemeriyle içeri’ye monte edildiğinde çıkılabilir. Çünkü otoritenin mantığı “muhafaza” etmek üzerinden işler.

Kontrolü sabit tutmanın ana ayaklarından birini Lanthimos bana kalırsa çok başarılı bir sadelik ve çocuksu basitlikte sunuyor filmde: Rekabet! Nesnesi değişse bile evdeki kardeşler de, tıpkı tüm ademoğullarının yapmakta olduğu gibi kıyıcı bir rekabet içinde çırpınıp dururlar. Baba tarafından verilecek basit bir sticker için kıyasıya mücadelelere girişirler. İnsan ister istemez, maaş çeklerini düşünmeden edemiyor. Kazanmanın, mutlak surette birilerinin kaybetmesini gerektirdiği tüm yarış ve başarı öykülerinde olduğu gibi kanırtılmış bir rekabettir işte kontrolü daimi kılan. Filmimizde yarışı kral-baba yönetir; kutsal masumlardan kurulu adsız minik topluluk da ha babam mücadele eder.

Âdildir de üstelik bu baba; bir hukuku vardır. Cezadaki mukaddes neden-eşitliği! Alın size modern hukuk sistemine açık bir gönderme. Büyük Kız dışarıdan gelen kirli dil taşıyıcısı video kasetleri izlediğinde, baba tarafından kafası aynı video kasetle darp edilerek cezalandırılır sözgelimi. Yine dışarıdan steril eve sızmış düşman olarak Christina da, yardım ve yataklık suçunun ana aracı olan video gösterme cihazını yer kafasına ceza olarak. Evet; filmimizde ceza hep ‘kafa’ya vurulma şeklinde verilir. Ne de olsa tüm günahların müsebbibi olan yılan, orada çöreklenmiştir.

Kontrolü daimi kılmak için ebeveynler hayli emek gerektiren ayrıntılı aldatmacalar tezgahını işletmek durumundadır. Charter uçuşu yapan ve arada evin üzerinden uçan uçakları, minnacık bir oyuncak uçakla ikame etmeyi başarmanın otoriteryan ilmine vakıf olmak durumundadır mesela. Frank Sinatra’nın bir Long-play’i dinlenirken, baba tarafından onun dedeleri olduğu soğukkanlılıkla söylenmek durumundadır. Evdeki tek kitap olan ‘Tıbbi Bilgiler Ansiklopedisi’ ni hatmedip neredeyse ünvansız doktor olan Küçük Kız için bu durum gayet sıradan addedilmek durumundadır. Gerekirse annenin bir köpek doğurabileceği ajitasyonu dahi kullanılabilir. Bu ince düzenekte, üç kardeşin tekrarlı hareketlerinden kurulu törensel oyunları düpedüz ‘istikrar’ değil de nedir? Güvende olmak; tehlikenin her an gelebilirliğini unutturacak kadar asla mutlaklaştırılmaz. Vahşi ve bir o kadar da şiirsel bir yalan mekanizması böylece mükemmelen işletilir.

De te Fabula Narratur; Anlatılan Senin Hikayendir

Kynodontas ile,  2004 yapımı M. Night Shyamalan’ın dışarı’yı öcü ilan eden kapalı bir topluluğun hikaye edildiği  The Village/Köy filmini anımsayanlar oldu benim gibi. Hatta güçlü benzerlikler bile kuruldu her iki hikaye arasında. Sahiden serimledikleri atmosfer açısından değil yalnız, alt metinleri gözönüne alındığında da tematik bakımdan ilginç örtüşmeler bulunduğuna kuşku yok. Ancak yine da bana kalırsa, yarattıkları görsel evren ve biçem konusunda Lanthimos ve Shyamalan karşılaştırmaya uygun iki sinematografi olmaktan çok uzaktır. Kynodontas’ın büyük  ticari sıçrama yapacak filmler karakteristiği içinde değerlendirilmemesine rağmen, sağladığı  düşünsel tartışma alanı “sıçrama” sözcüğüyle karşılanabilir. Ancak bu;  filmin pek çok bakımdan şu ya da bu film/şu ya da bu yönetmenle anoloji kurularak dikkate alınması kolaycılığını getirmemeli. Çünkü içtenlikle şuna inanıyorum: Kynodontas özgünlük açısından kendi standardını ortaya koyabilmiş bir film. Hele de bunu teknik açıdan alengirli yollara sapmak yerine, nispeten statik kamera kullanımı ve özenli çerçeveler aracılığıyla kotarmış olması ayrıca özgünlüğünü perçinliyor.

Filmin artistik çıtası, estetik tavanı kadar hikaye idi bizi sersemleten öyle değil mi? Sorular akıp durdu izlerken zihnimizden. Neyin hikayesiydi bu? Bilincimiz ve dilimizin sınırlarına nasıl ve ne ölçüde müdahale ediliyor? Özgürlük istemi açık bir yara olarak bilincimizin altını üstüne mi getiriyor? Hakikate ve erginleşmeye dair her tür ipucuna karşı dezenfekte edilmiş mikro evrenimizden çıkmak olası mıdır?  Daha önemlisi çıkmayı talep ediyor muyuz? Karşımıza konan çarpık vizyon; bu kırık ayna gayet tanıdık mı yoksa? Ya köpekdişimizi kırmaya cüret edebilecek miyiz? Sorular çoğaltılabilir. Filmin dış çekimlerinde boyuna karşımıza çıkan Yunan bayrağının renkleri mavi-beyaz türlü nesnelerden, “çay, kopça, yaka, musiki ve baba” sözcüklerinin tıpkı Yunancada olduğu gibi bizim dilimizde de aynı anlamları ifade etmesinden, Holywood dramalarında kolayca şehvani bir parti temasına çevrilen “ensest” olgusunun bile zedeleyemediği masumiyetten, tecrit toplumlarında bu olgunun yükseklerde seyreden grafiğinden, yani bu marjinal izlekten alınacak dersler mi var? Lanthimos filmleri de tıpkı diğer acayip Avrupalı Palfi’nin  filmleri gibi bize herhangi bir tez ya da öneri sunmak arzusunda değil. Belki sezgisel olarak yapabileceğimiz en yakıcı çıkarım; tıpkı Horatius ve ardından da Marks’ın dediği gibi bu anlatılanın bizim hikayemiz olduğudur.

Author: İma C. Özkan

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir