Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba


“Sayıklamalar” ve “İslenmiş Aşka Mektuplar” öykü kitaplarıyla tanınan Ferhat Uludere’nin “1001 Fıçı Bira”dan sonraki ikinci romanı “Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba”. Denize kıyısı bulunan bir sahil kasabasında yaşayan insanların dününü ve bugününü okuyoruz. Genci, yaşlısı, ölüsü, meftasıyla anason kokan bir kasaba burası. Bizzat belirtilen bir adı yok ama karakterlerin ettiği küfürlerden ve yazarından dolayı Trakya’da bir yer olduğunu anlıyoruz burasının. Bir parça da olsa kendimizden bir şeyler bulabileceğimiz karakterler var. Köy/kasaba insanına has gerçekleştiği rivayet edilen gerçeküstü olaylar var.

Kel Tayfun var mesela. Çevresindekilerce daha saygın birisi olmak için bir takım girişimleri var. Kafka okumak istiyor ama Değişim’in Dönüşüm’ün farklı bir çevirisi olduğunu bilmiyor. Ya da şu yeni diye aldığı albümün zaten elinde olduğunu bilmiyor, farklı kapak tasarımlarına sahipler diye. Çevresindekilerce daha kabul edilebilir olmak için “entel” olmaya ya da öyleymiş gibi görünmeye çalışıyor. Fakat bir tarafı eksik ve büyük ihtimalle ömür boyu da öyle kalacak. Tavsiye edilenden başka kitap okumayacak, hava olsun diye Wagner dinleyecek ve meyhanesine gelen müşterilere hizmet etmeye devam edecek. Temelsiz zemine oturtmaya çalıştığı karizması sarsıldığında da “Aklına bir şey gelmesin” diye geçiştirecek karşısındakini.

Bir de Şaban var. Şaban’ın hikayesi bana kalırsa kitabın en iyi bölümüydü. Öyle güzel bir konusu vardı ve öylesine güzel anlatılmıştı ki okurken filmini bile çektim! Neyse, Şaban var. Kasabanın gençlerinden birisi. Herkesin lakabıyla anıldığı kasabanın tek lakapsızı. Pek arkadaşı yok. Hoşlanıp da açılamadığı kızlar var. On sekiz yaşında olmasına rağmen kasabanın meyhanesine alınmayan ender kişilerden. Aylaklıktan başka yapacak işi yok. Kasabaya bir gün sinema açılınca o da en yakın dostunu edinmiş oluyor: filmler! Elinde bir şarap şişesiyle en arkadaki yerini alıp önüne koyulan tüm filmleri izliyor. Ayrıca hala bir lakabı yok! Bir yerden sonra kendisini daha iyi anlayacaklarını ve bir şeyler başarabileceğini düşündüğü için kalkıp İstanbul’a geliyor. Tertemiz hayalleri var ama işler Şaban’ın düşündüğü gibi yürümüyor. Elden bir şey gelmeyince geldiği gibi tek bir poşetle geri dönüyor doğup büyüdüğü kasabaya.

Kıyıda köşede kalmış bir karakterin kimlik arayışının anlatıldığı bu bölümü çok sevdim. Evliliği dahil başına gelen birçok şey kendi seçimi değil. Sözünü geçirecek şekilde yüksek sesle bağıramıyor Şaban. Kim neyi uygun görürse onu giyiyor. Bir lakap edinse de beklediği gibi çevresindekilerce kabul görmüyor. Hatta kendisi rahatsız olmasa bile bir alay konusuna dönüşüyor bu lakap hadisesi. Biz de bu vesileyle insanı insan yapan şeylerin çeşitliliğini hatırlıyoruz. Kimlik tek başına pek bir şey ifade etmiyor, herhangi bir şeyin tek başına bir anlamının olmaması gibi.

Al Karısı, İdris Kaptan ve Feymece karakterlerinin ortaya çıktığı bölümler kitabın fantastik ve ürkütücü kısımlarını oluşturuyor. Zaten bu türden temaları seven birisiymiş yazar. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde öğrenciyken izledikleri “sanatsal” filmlerden gına gelmiş. O da çocukluğundan beri sevdiği korku türündeki filmlere tekrardan göz atmaya başlayınca “İşte budur!” demiş ve bir ferahlama hissetmiş.

Dramatik, masalsı, fantastik ve oldukça sinematografik bir roman Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba. Merkezinde Feryat ile Hazan’ın ilişkilerinin bulunuyor gibi göründüğü bir kasaba hikayesi. Çok karakterli yapısıyla kasaba insanının günlük yaşantısını ve içinde bulunduğu ruh halini gözler önüne seriyor. Abartı olur mu bilmem ama Nuri Bilge Ceylan’ın Taşra Üçlemesi’ni anımsattı bana bu kitap, ele aldığı birçok konuyla. Dolayısıyla Ferhat Uludere’nin de Nuri Bilge Ceylan’ın daha az tanınmış yazar versiyonu olduğunu/olabileceğini düşündüm.

Author: Akin Cetin

Share This Post On

1 Comment

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir