Sleep Has His House

“Gece, benim annemdi.

Temel problem çoğu kez sevgisizlik, kayıtsız kalınmışlık mıdır? Bireyin gelişmesi, çağın istediği şekilde uygarlaşması yolunda ilk adımların atıldığı ‘aile’ kurumu, bu sevgiyi zerk etmekle gerçekten yükümlü müdür?

Şimdilerde Bülent Somay’ın Metis’ten ilk olarak Nisan 1999’da çıkmış ve 2009’da genişletilmiş bir ikinci baskıyla tekrar okurla buluşmuş ‘çeyrek otobiyografim’ dediği Şarkı Okuma Kitabı‘na göz gezdirirken, bir Sting şarkısı olan Fragile‘ın ona söylettiği şu cümle üzerinde durakalıyorum: “Bir tokatla ölmeyecek kadar büyüdüğünüz ândan itibaren dayak yersiniz”. Sevgisizlik ve onun yakın arkadaşı şiddet, her ne kadar tartışmaya açıksa da, önce adına ‘aile’ dediğimiz kurumda başlıyor ve taşıdığı meşruiyetle okula, topluma, devlete, orduya sıçrıyor. Bireyden beklenenler var, çeşitli ödev ve yükümlülükler, sonra uyulması gereken kurallar kanunlar. Bitmeyecek bir iç savaş. Let Me Alone (Beni Rahat Bırak) isimli kitabındaki bir karakterden adını alan Anna Kavan da, kendisini sevmediğini bildiği bir anne tarafından büyütülmüş, henüz Helen Emily Woods adında bir çocukken yitirdiği babasının yerine amcasını koymaya çalışmış bir sevgisizlik mağduru; bir doğarken kaybeden.  İleride, Kadın Özgürlüğü Hareketi (Woman’s Liberation)”nin önemli bir simgesi olacak olan kitabından cımbızladığı bu ismi sahiplenmeden önce, hayatındaki eksik ‘baba figürü’nü iktidar sahibi olduğuna inandığı bir başka erkekte tamamlamaya çalışması bunun net bir göstergesi sayılabilir.

Kurgu aşağı yukarı bellidir; ailede başgösteren hastalık bireyleşen Anna’nın özel hayatına da sirayet eder: erken, yanlış bir evlilik. Kokainle erken yaşta tanışmak. Hızlı bir metastazdır bu, ve eğer ‘talih’ yaver gitmiyorsa yakanızı kurtarmanız zordur. Anna, ‘genç kızlık’ depresyonundan ve sonraları hayatını tümüyle etkisi altına alacak olan majör depresyondan sıyrılabilmek umuduyla evliliğinini noktalandırır. İleride şehit düşeceğini bilmediği oğlu Brian yanında olsa da, artık yalnızdır. İlk kitabını bu sıralarda, adını alacağı Anna Kavan’ı yarattığı kitabını ise bundan sonra yazar. Sonra yeni bir evlilik, yeni bir çocuk, ama yine eski kayıtsızlıklar, bitmeyen karı-koca kavgaları, artık huyunu suyunu bildiği kokainden eroine serin bir atlayış. Birkaç yakınının desteğiyle yatırıldığı hastanede yakınlaştığı psikologunun ölümü ile gelen ‘gerçek kaybediş’. 67 yaşında, Londra’da, kalp krizi nedeniyle dünyevi yaşama elveda derken bile elinde ‘Bazooka’ adını verdiği eroin dolu şırıngasının olmasının temel nedenlerini bu şekilde özetleyebiliriz sanırım.

-İNSANLAR ÇOĞUNLUKLA GECE DOĞAR VE ÖLÜRLER

Mitos’tan ’94 yılında ilk baskısını Şefika Komçez çevirisiyle yapan Sleep Has His House, Uyku Tanrısının Evi, ile tanışıklığımın üzerinden birkaç ay geçti. Kitap bir çırpıda bitirilmek istenmeyecek kadar lezzetli ve bir çırpıda bitirilemeyecek kadar da karanlıktı. Gerçek sorular soran cümlelerle açılıyordu:

Annemi anlatmak kolay değil. Uzak ve parlak, hüzün dolu yabansı zarafetinin günlük yaşamla hiç ilgisi yoktu. Güzel olduğunu ve beni sevmediğini söylememe gerek var mı? Gölgelerin güzelliği olur mu? Gece çocuğunu sever mi?

Çocukluğun el değmemiş masumiyetiyle dolu düşlere ait cümlelerden, tümüyle şiirsel bir kurguya oturtulmuş eşsiz bir anlatım dilinden mürekkep, etkileyici bir kitap Sleep Has His House. Kendisine ev olarak geceyi seçmişler için bir yol haritası. Dekorun, karakterlerin, renklerin, seslerin rüyayı görenin istediği şekilde olduğu bir yarı aydınlık ve yarı karanlık bir dünyada tin tin adımlıyoruz. Anna, yine de mutsuz olma ihtimalimiz saklı olduğundan, silkinmemiz için bizi biraz dövüyor:

Burayı yine de sevmediniz mi? Vaktiniz varken neden buradan çıkmıyorsunuz o zaman Tanrı aşkına? Şu an ağlayıp inleyecek zaman değil. Güçlü olun ve kalabalığa bu işi başarabileceğinizi gösterin. Siz yetkin bir bireysiniz, değil mi? Öyleyse onları neden umursuyorsunuz? Buradasınız çünkü kalabalığa ayıracak hiç zamanınız yok. Öyleyse onların lanet olası cenneti de onların olsun.

“Ruhun en derin ve en gizli oyuklarına açılan gizli, küçük kapıdır. Daha ego bilinci yokkenki ve ego bilinci ne kadar gelişirse gelişsin ruhun varlığını sürdürdüğü zamanlardaki kozmik geceye açılır ruh rüyada. Bilinç ayırt edicidir.” demişti Carl Gustav Jung. Kelimesi kelimesi olmasına da bu tanım aklımdan çıkmaz.  Çünkü Jung gece konusunda haklıdır: kozmik ışınımların etkisindeki gece, ruhun arazisi, bisiklet yoludur. Gece, insan kusurlarını örten; gece, kadınları güzelleştiren (Ağır Roman‘ı hatırlayalım); gece, hayvanlarına saklanma imkânı sağlayan; vampirlerini özgür kılan gece; Anna’ya da ev olmuştur işte. Tanrı olabileceği bir ev. Tanrı olarak ölebileceği bir ev. Ve dahası.

*

Sene 2000. David Tibet arkadaşlarıyla kurduğu Current 93 adlı grubuyla Sleep Has His House adında bir albüm çıkarır. Meraklananlar için albüm linki.

Ve iyi okumalar/dinlemeler.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir