Silent Hill

Belirli kitlelerin hayranlığını kazanmış kitap, müzikal, oyun gibi eserleri sinemaya uyarlamak riskli ve zordur. Hele mevzu bahis bir bilgisayar oyunu ise, bu zorluk ikiye katlanıyor; çünkü kullanıcı oyunu oynarken, olayların ilk elden içinde olduğundan özdeşleşme sorunu da yaşamıyor. Eserin dokusu korunsa dahi fail olmaya alışmış izleyiciyi filmin içine sokmak zahmetli bir iş ve önünüzde iki seçenek var: ya konuyu olduğu gibi bırakacaksınız, ya da kendi yorumunuzu katacaksınız. Silent Hill, ikinci yolu tercih etmiş.

Christophe Gans’ın yönettiği 2006 yapımı filmde başrolleri Radha Mitchell, Sean Bean ve Jodelle Ferland paylaşıyor. Konami’nin aynı adlı bilgisayar oyunundan uyarlanmış, senaryosu da Pulp Fiction’dan tanıdığımız Roger Avary’e emanet. Da Silva ailesi tarafından evlat edinilen Sharon (Jodelle Ferland), 11-12 yaşlarına kadar gayet normal bir çocukluk geçirir. Ergenliğe girmesiyle beraber uykusunda Silent Hill diye bir yeri sayıklamaya başlar. Bu sayıklamalara uyurgezerlik de eklenince işler tehlikeli bir boyuta ulaşır. Baba Christopher Da Silva (Sean Bean) Sharon’u hastaneye yatırma taraftarıdır, anne Rose (Radha Mitchell) ise bunun kızlarından vazgeçmek anlamına geldiğini düşünür. Silent Hill kasabasının West Virginia’da olduğunu öğrenir öğrenmez yanına Sharon’u da alıp yola çıkar. Bu terkedilmiş kasabada kızını iyileştirecek herhangi bir şey bulabileceğini ummaktadır. Şüpheli davranışları, kasaba yakınlarında devriye gezen Cybill (Laurie Holden) adında bir polis memurunun dikkatini cezbeder; takip esnasında kaza yaparlar. Rose kendine geldiğinde arabanın kapısı açıktır, Sharon gitmiştir. Kızının ardından Silent Hill’e yollanır…

Silent Hill’e ilham kaynaklığı yapmış Centralia, 1980’li yıllardan beri boş olan bir Pennsylvania kasabası. 1962’de bir çukurda çöpler yakılırken açık bir kömür damarı alev almış ve o günden beri kasabanın altındaki kömür rezervleri yanmaya devam ediyor. Silent Hill de buna benzer bir durumdan mustarip, lakin rezervlerin tutuşmasına yol açan şey basit bir çöp yakma işlemi değil. 30 yıl önce kasabada çıkan büyük bir yangın, kömür damarını tutuşturduğu gibi kasabalıların çoğunun canını almış; bazılarının cesetlerine hiç ulaşılamamış.

Film ile bilgisayar oyunu arasında konu bakımından çok ciddi farklılıklar var ama ben bu farklılıkları oldukça yerinde buldum. Gerçi oyunun hikayesi de ziyadesiyle güzeldi. Maalesef bir sinema filmi için fazlasıyla komplike ve katmanlı bir hikaye olduğundan basitleştirilmesi şart olmuş. Ancak 15-20 bölümlük bir anime sayesinde layığı ile işlenebileceğine inanıyorum. Öncelikle hikayenin baş kahramanını kadın yapmış Roger Avary. Bu tercih cuk oturmuş, çünkü Silent Hill evreninde envai yaratığın arasından süzülüp kaçarken paniklemek, çığlık atmak ve ağlamak alışıldık ‘esas oğlan’ duruşuna zarar verebilirdi. Kaldı ki bu tehlikelere atılmayı anlamlı kılacak bir annelik içgüdüsü mevcut ve yeterli motivasyonu sağlıyor. Aynı şeyi Christopher Da Silva karakteri için de söyleyebilmeyi isterdi gönül. Chris karakterinin eklenmesinin sebebini yönetmen ‘Yapımcılar erkek izleyicilerin de özdeşleşebileceği bir karakter istediler.’ diye açıklıyor. Gerçekten de Silent Hill, kadın egemen bir sisteme sahip. Kilit rollerin hepsi kadın oyuncular tarafından kapılmış durumda. Devam filminde başrolde belki Sean Bean’ı görürüz umuduyla ses çıkarmıyoruz bu pasifliğine.

Bunlara ilaveten karakterler zayıf işlenmiş ve dişe dokunur bir diyalog yok. Da Silva’lar hakkında Sharon’u evlat edinmeleri dışında hiçbir şey bilmiyoruz. Yardımcı karakterler Cybill ve memur Gucci bile daha özen gösterilmiş karakterler, en azından geçmişleri hakkında iyi-kötü bir bilgiye sahibiz. Yönetmenin gerçek dünyada çok vakit geçirmek istemediği, enerjisini Silent Hill evrenine saklamak istediği belli. Zira film Sharon’un uyurgezer bir biçimde yüksek bir yerden atlamaya teşebbüs sahnesiyle açılıyor, bir sonraki sahnede hemen Silent Hill’e gitmek üzere yola çıkılıyor. Oraya neden gittikleri, öncesinde neler yaşandığı, kızın evlatlık olması son derece özensiz bir şekilde anlatılıyor. ‘Bu böyle, şu şöyle… Hadi yallah şimdi Silent Hill’e gidelim. Orda müthiş şeyler olacak.’ deniliyor izleyiciye. Ayıp ediliyor. Bu tavır, oyunu bilmeden filmi izleyenler için büyük dezavantaj. Adaptasyon sorunu yaşatabiliyor.

Başroldeki Radha Mitchell’in de oyunculuk konusunda çok şey kattığı söylenemez. Sanki bir ‘ Gans’ın hatrına oynuyorum ’ havası mevcut kendisinde. Belki yanında Laurie Holden olmasa; Sean Bean, gözüktüğü ufacık sahnelerde bile ne kadar üzüldüğünü ve endişeli olduğunu bize hissettirmeyi başarmasa gözümüze batmayacak bu alakasız tavır. Cybill’in ” What the fuck? What the fuck? You saw that right? That was real? What the fuck is going on? ” dediği klişe sahne bile, Rose’un çığlık çığlığa ağladığı sahnelerden daha inandırıcı geldi gözüme. Çok şükür Jodelle Ferland (kendisini Amerika menşeili yeniden çevrim Kingdom Hospital dizisinden tanıyoruz) ve Alice Krige işlerini layığıyla yapıyorlar.

Konu olarak oyunun ne kadar dışına çıkılmışsa atmosfer olarak orjinaline bir o kadar sadık kalınmış. Midwich Elementary School’un soluk yeşil sınıfları; Brookhaven Hospital’ın klostrofobik dehlizleri; yağan kül bulutu içerisinde kaybolmuş, terkedilmiş, unutulmuş, uyuşmuş, belirsiz bir zaman diliminde donup kalmış kasaba mükemmel tasvir edilmiş. Silent Hill’in o karakteristik, yoğun sisli, tekinsiz caddelerinde Sharon’un peşinden giden Rose’u izlemek; büyük keyif veriyor. (Meraklısı bilir, bu caddeler adlarını ünlü korku üstatlarından almıştır.) Özellikle alternatif evrene geçiş sahneleri nefis! Eriyip giden duvarlarla beraber ortaya çıkan çelik iskeletler; kurumuş kan, kir, pas içerisinde bakır renkli, kötücül, uğursuz, kabir azabı mekanlar. Bu mekanlara eşlik eden Jacob’s Ladder canavarları, oyunun fanatikleri kadar diğer izleyicilerin de ödlerini koparıyor. (Oyunun yaratıcısının gerçek bir Jacob’s Ladder hayranı olduğunu da belirtelim.) Yine Silent Hill evreninin olmazsa olmazı Akira Yamaoka’nın müzikleri, bu görselliğe eşlik ediyor.

Atmosferin beyaz perdeye birebir taşınmasıyla beraber beğendiğim diğer nokta, filmin hikayesi. Oyununun çok sağlam bir metni vardı. Film de oyunun atmosferini almış ve hikayeyi kendine göre biraz yontmuş. İroninin en kralını yapmış, bunu yaparken dini yerden yere vurmayı da ihmal etmemiş. (Buradan sonrası filmin sonunu açık edebilir.) Şöyle ki Alessa, seneler önce Silent Hill cemaati tarafından ‘gayrimeşru’ olduğu için dışlanan masum bir kızcağız. Annesi Dahlia, tarikat lideri Christabella tarafından kandırılıyor, kızı elinden ‘arındırma ayini yapacağız’ bahanesiyle alınıp yakılmak isteniyor. Ne yazık ki Dahlia duruma çok geç uyanıyor, arınma ayini çıkan bir yangınla son buluyor. Alessa ayinden sağ kurtulmayı başarsa da, komadan çıkamıyor. İçinde büyüttüğü acı ve korku zamanla nefrete dönüşüyor. Bu nefret, bir iblisi kendisine çekiyor. İblis, Alessa’ya şimdiki durumundan sorumlu insanlardan intikam alacağına dair söz verince kız da iblisin nefretinden beslenmesine izin veriyor. Böylece Silent Hill kasabası sakinleri, alternatif bir boyutta hapis olarak azap içindeki günlere merhaba diyorlar. Filmde gördüğümüz bütün yaratıklar, aslında komadaki Alessa’nın gördüğü kabuslardan başka bir şey değil. İblis, sözünü tutarak kasaba sakinlerinin Alessa’nın kabusunu yaşamasını sağlıyor. Bu noktada yer altındaki kömür madenlerini tutuşturan yangın hikayenin kırılma noktası oluyor, Alessa’nın kasaba halkına duyduğu öfke ve nefretin bir tezahürü olarak önem kazanıyor. Gerçek manada kasabayı yok eden ve yerleşime imkansız hale getiren, yer altında yanan kömür rezervleri iken; ruhani dünyada Silent Hill sakinlerinin felaketine yol açan şey, Alessa’nın komadayken içten içe çektiği acı ve duyduğu nefret.

Komadaki Alessa, içinde kalmış son iyilik kırıntılarını kullanarak Sharon’u yaratıyor. Böylece bir alt benlik-üst benlik ayrışması örneği izliyoruz. İkisi de Japon kaynaklı olduğu için ben şahsen burada oyunun ‘ringu’ya göz kırptığını düşünüyorum. Sayesinde alter ego muhabbetlerine pek yabancı değiliz. Yaratılan Sharon, iblis tarafından bir yetimhaneye bırakılıyor ve Da Silva çifti tarafından evlat ediniliyor. Sharon büyüyünce Alessa öbür yarısını yanına çağırıyor. Kızın sayıklamaları ve uyurgezerliğinin sebebi de böylece açıklanmış bulunuyor.

Silent Hill’e giderken geçirilen kaza sonucunda alternatif boyutun kapısı açılıyor ve şansa bakın ki Sharon ve Rose’u yutarken, orda bulunan Cybill de kasabaya giriş yapıyor. Cybill, hayatını Virginia’da geçirmiş azimli bir polis memuru. Yaklaşık iki yıl önce delinin biri bir çocuğu kaçırıp Silent Hill’deki kömür madenlerine atmış, Cybill buna engel olamamış. Bu da neden ilk başta Rose’dan şüphelenip peşine düştüğünü açıklıyor. Kendisi korku filmlerinde ‘önce inanmayıp kahramanın işini zorlaştıran, fakat daha sonra olaylara şahit olup ana karaktere yardım eden kişi’ kontenjanını dolduruyor.

Bu noktadan sonra hikaye iki boyutlu ortamda birbirine paralel olarak ilerliyor: Alternatif Silent Hill’de  Sharon’u arayan Rose ile ona yardım eden Cybill ve gerçek Silent Hill’de Rose’u arayan Chris ile ona yardım eden memur Thomas Gucci. Memur Gucci, Cybill’in gerçek hayattaki yansıması sayılabilir. O da 30 yıl önce Silent Hill’de gerçekleşen faciaya engel olamamış, Alessa’yı yakılmaktan kurtaramamış. Bu paralel anlatım tarzının özellikle korku filmlerine çok yakıştığını düşünüyorum. Christopher ve Rose’un yollarının okulda çakışması ve Chris’in karısının varlığını hissetmesi çok hoş bir ayrıntıydı.

Filmde kasaba halkının saklandığı kilisenin aslında bir korunak değil kötülük kaynağı olarak betimlenmesi, haçtan devşirme dini sembolleri, orta çağ bağnazlığından aşina olduğumuz cadı avı ritüelleri ve dine yaptıkları tonla gönderme beni mest etti. İblis, kasaba halkının biletini kesip hesabını görmek istiyor, ama kiliseye giremiyor. Bunun sebebi de zannettiğiniz gibi kilisenin kutsal bir mekan olması değil. Kasaba halkı kendilerini kandırdığı sürece, kaderlerini inkar ettikleri sürece oraya giremez. Bir başka deyişle kendini suçlu görmezsen, cezanı çekemezsin. Cezayı anlamlı kılan şey, bireyin kendi vicdanı. (Hatta bir adım daha ileri gidip vicdan azabı, çekmemiz gereken cezadır çıkarımı da yapabilir miyiz? ) İblis bu noktada Rose’dan yardım talep ediyor; onun kiliseye gidip gerçekleri kasabalılara anlatmasını, bu felakete uğramalarının sebebinin Alessa değil kendi günahları olduğunu açıklamasını istiyor. Gerçeği söyleyen sesin salt kötülük olması (ana karakter iblisin yanına çıktığında ekranı kaplayan aydınlığı hatırlayalım) ve saflığı arzulayan sapkın tarikat üyelerinin lanetlenmesi pek manidar. ‘… They thought they knew how to cast out evil, but you should be careful how you fight evil. Your weapons can turn back on you…‘ İşte sırf bu göndermelerin yüzü suyu hürmetine zayıf diyalogları da, cılız karakterleri de görmezden gelebiliyorum.

Meraklısına tavsiye edilebilecek, mükemmel olmasa da ‘fena değil’ denilebilecek bir film olmuş. Açık görüşlülükle izlemekte fayda var.

Author: Elif Kosemen

Share This Post On

4 Comments

  1. Böyle detaylı, blok olarak iyi yazılarına devam edersen Uzakdoğu’yu ve bilgisayar oyunlarını ben de severim diye korkuyorum. : )

  2. Uzakdoğu’yu sevmek akıllı insan işi değil. :)

  3. Silent Hill’i yıllarca tedirgin bir ruh haliyle oynadık, geceleri 4-5 kişi ancak kalabalığa sığınarak idare ettik. Gerçekten çok iyi bir seriydi, artık eskisi gibi oyun oynayamasam da böyle müzikler ve senaryo eşliğinde oyun oynamak ayrı keyifliydi. Filmi nedense hiç merak etmemiştim, belki boş bir zamanda merakıma ve “fena değil” kısmına güvenerek izleyebilirim :)

  4. alessa sani ooooooooooooooooooooooooooo
    ooooooooooooooooooooooooooooooooooooo
    ooooooooooooooooooooooooooooooooooooo
    ooooooooooooooooooooooooooooooooooooo
    oooooooooooooooooooooooooooooooo kadar çok seviyorum ama filmde keşke biraz daha güzel olsaydın gerçek yüzün gibi fotolarını gördüm

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir