Shrink

Ünlülerin terapisti, “Mutluluk şimdi”, “Üzüntüye son” gibi kitapların yazarı Henry Carter’ın karısı intihar etmiştir. Kendisi ise acısını sürekli ot içerek dindirmeye çalışır. Yatak odasına bir türlü giremediğinden çok lüks evinin havuzu başında uyanır her sabah. Henry Carter’ın hayatı hastalık hastası menajer Patrick, yaşlandığı için eskisi gibi roller bulamayan aktris Kate, annesinin intiharından sonra kendisini filmlerle tedavi etmeye çalışan lise öğrencisi Jemma, oynadığı rollerden sıkılmış İrlandalı genç aktör Shamus ve senaryo yazmak isteyen Jeremy ile kesişir. Ancak bütün bu kesişmeler o kadar yüzeysel gerçekleşir ki hatta Robin Williams’ın canlandırdığı alkol bağımlısı Holden karakteri bir ara unutulur, filmin sonunda ise sadece mutlu sonu eksiksiz bırakmamak adına hatırlanır.

Oysa ki mutsuz ve bağımlı bir terapist üzerinden başka türlü bir Los Angeles hikayesi izleyeceğimizi düşünürüz değil mi? Sadece bağımlı bir terapist bile öyle bir beklenti yaratıyor izleyicide. Ancak ne bu başka türlü bir film, ne de Henry Carter bir Gregory House. (Kevin Spacey çok iyi oynuyor o ayrı.) Ruhsal anlamda çökmüş bunca insanın sorunları Hollywood’a özgü bir kıvraklıkla bir anda çözülüyor ve hikâye herkes için mutlu sona bağlanıyor. Üstelik yönetmen bunu o kadar sıradan bir biçimde yapıyor ki gülmemekte zorlanabilir hale geliyor izleyici. Karakterleri, sorunlarının çözümüne götüren yolları göremiyor, anlayamıyoruz, sanki bir sihirli değnek yardımıyla birden aydınlanıyorlar. Peki böyle sıradan bir film ortaya çıkarmaksa niyet, neden böyle bir hikâye seçilir. Sanırım bu, Patrick’in toplantısında filmlerin aslında masa başında yapıldığını izlerken, aynı zamanda sinemada Fargo’yu izleyip etkilenen Jemma’yı aynı filmde izlemekle aynı nedenden. Burası Hollywood, burda her şey olur, gibi bir şey.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir