Sherlock Holmes

Sherlock Holmes, dünya üzerindeki milyarlarca insanın adını ezberlediği bir dedektif ve kullandığınız Windows’un bile onun gibi bir Dr. Watson’ı var! Sinema için hazır ve güncelenmesi gereken bir konuydu Sherlock Holmes. Bu güncellemeyi Guy Ritchie yapmaya karar verdiğinde herkes heyecanlanmıştır sanırım, özellikle de cast açıklandığında işin “kötü olma” ihtimali epey bir azalmıştı. Iron Man’i bile farklı bir boyuta taşıyan Robert Downey ile her ne kadar sevmesem de oyunculuğunu tartışamayacağımız Jude Law, Holmes-Watson ikilisini için son derece ideal gözüküyorlardı, sonuçta rollerinin altından da iyi kalkmışlar diyebiliriz.

Filmin atmosferine girişi kolaylaştıran çok şey var aslında. Öncelikle “House” bizi Sherlock Holmes karakterine o kadar alıştırmış ki benim gibi Holmes’un maceralarını okumayan insanlar bile Guy Ritchie’nin Sherlock’unu izlerken hiç yabancılık çekmeden olayın içine girebiliyor. Diziye bu açıdan teşekkür etmemiz gerekiyor sanırım. İkinci olarak da yakın zamanda izlediğimiz Sweeney Todd sayesinde Londra’nın bu kasvetli zamanlarına alışığız, kolayca filmin içine girip olacakları bekliyoruz ve bir dedektif hikâyesi izlediğimiz için de heyecanımız hiç eksik olmuyor.

Sherlock Holmes, Lord Blackwood ve tarikatının öncelikle Londra, ardından da dünyayı kaos ve korkuya sürükleyecek planlarını kendi tarzınca çözerken aslında daha o dönemde bilimin “doğa üstü”ne karşı zaferini de kazanmış oluyor. Bilinmeyenden korkan insanı bilerek korumayı başarıyor.

Sherlock Holmes karakteri birçok insan için bir tabu olduğundan uyarlama ilk olarak önyargılarla eleştiriliyor. Daha filmin fragmanı yayınlandığında ortalıkta “saçmalık” şeklinde dolaşan onlarca insan vardı. Şimdi de o önyarıların ön ekini atıp filmi yorumlamadan aynı fikirlerle devam ediyorlar, elbette ki filmde eleştirilebilecek şeyler var ancak Sherlock Holmes ve yaratılan tüm karakterler onu okuyan için tasarlanırlar. Bu durumda çocukluğundan beri Holmes okuyan Guy Ritchie için “Sherlock Holmes”ün karşılığı budur ve karakterden bağımsız değerlendirildiğinde bile bana göre çok başarılı olmuştur.

Sherlock biraz agresif, dâhi ve hayatının devamını sağlayan şey sadece takıntıları. Watson ile aralarında son derece farklı bir ilişki var. İşin eşcinsel yönü olduğunu yıllardır söyleyenler olsa da durum biraz daha farklı gibi. Sherlock keşfedilecek ya da anlaşılacak yeni bir şey olmadığı sürece cinsellikle ilgilenebilecek bir karakter değil, sadece Watson’ın varlığı onu rahatlatıyor. Çünkü ona katlanabilecek tek kişi Watson. İkisi arasındaki ilişki cinselliğin çok üzerinde, belki de Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i okuduğunuzda daha iyi anlayabileceğiniz bir orta yaş erkek ilişkisi. Irene Adler ise Sherlock’un tek zayıf yanı. (Ve cümleyi isimlerin yerini değiştirerek tekrar kurun.)

Kendi tarzını anında belli eden yönetmenleri severim, Guy Ritchie de tarzının altını iyice çizenlerden. Snatch ve Lock Stock ile günümüz sinemasının en güzel örneklerini verdi. Bu filmde de işin eğlence yönü epeyce var, iki saatinizi keyifle ve büyük bir dikkatle perdeye bakarak geçiriyorsunuz. Çok iyi oyunculuk, iyi senaryo, hızlı ve sürükleyici bir tempo ve arada attığı imzalarıyla tam bir Guy Ritchie filmi, devamını da heyecanla bekliyorum.

Author: Burak Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. Holmes-House, Watson-Wilson isimlerinin ses olarak birbirine bu kadar benzemesi de tesadüf değil sanırım :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir