“Sevmek Zamanı” Üzerine

Geçenlerde kaybettiğimiz Metin Erksan’ın anısına birçok internet sitesinde milyonlarca yazı okudum, çoğu Sevmek Zamanı’yla ilgiliydi. Bazıları çok duygusal, bazıları ise diğerlerinin daha iyi kopyalarıydı ama yine de aralarında iyi incelemeler vardı tabi ki. Bu filmin neden bu kadar tercih edildiğini ve sevildiğini anlamak zor değil. Bir kere değişik bu film.

Zevkine oldukça güvendiğim bir arkadaşım bana bu filmi ilk anlattığında aklıma bir sürü başka film gelmişti. Bu başka filmlerin çoğunu ağzım açık izlemiştim, mesela Tales Of Erotica’nın birinci kısa filmi olan The Dutch Master’ı. Bu yüzden arkadaşımın sözünü dinleyip hemen izledim filmi. Sinematografisinin iyi olmadığına kanaat getirmiştik. Öykü çarpıcıydı. Dün gece bir televizyon kanalında tekrar denk gelince filme, aptallığımı anladım. Karmakarışık görüntüler çözmeye kendimi nasıl programladıysam artık, filmin sade görüntülerinin dilini kaçırmıştım. Filmi hiç okuyamamışım meğer. Oysaki başından sonuna hemen hemen boşluksuz ve net bir dili var karelerin.

Film başlarken bir sürü doğa görüntüsü görüyoruz, çoğu yansımaları barındırıyor ve hemen hepsi birer kartpostal gibi. Bu doğa görüntüleri ve yansımalar oraya hoş görünüyor diye konulmamış elbette. Film bize, doğanın, ait olduğumuz yerin, içindeki bölünmüşlüğü gösteriyor bir bakıma. Suyun üzerine düşen ağaçların yansımaları ve toprağın üzerinde dikilen asılları. Yani bölünme doğal bir olay, doğanın kendisi tarafından yaratılan bir şey. Bu cepte. Daha sonra pencerelerin ardından ve dehşet bir yağmur altında bir yer görüyoruz. İki adam seçiyoruz burada, ama konuştuklarını duyamıyor ve kim olduklarını açık seçik kestiremiyoruz. Bu iki şey yapıyor; birincisi filme ‘gözetleyerek’ başlıyoruz, gözleyen olmayı tecrübe diyoruz; ikincisi ise gözetlemenin bize gerçek bilgi vermediğini anlıyoruz. Pencerelerin arkasındaki suretleri kesin olarak seçebilsek bile tanıyamayacaktık bu insanları, sadece görüntülerinden ibarettiler, aynı tablodaki kadın gibi. Bu da cepte. Film de zaten bu cebimizdekilerden ibaret aslında.

Başlangıcı iyice inceleyelim, Halil(Müşfik Kenter) yağmurun altında şemsiyesiz yürüyor ve ıslanmanın onu rahatsız etmediğini görüyoruz. Daha sonra filme dahil olan Meral (Sema Özcan) ve iki kadın arkadaşı ise şemsiyeleriyle yağmurdan kaçıp eve sığınıyorlar. Tipik bir kadın-erkek portresi çiziliyor yani. Fakat kırılma noktası gecikmiyor. Meral, resminin karşısına kurulmuş Halil’i cam kapının ardından gözlüyor, biz de onu yakın plan olarak bir süre gözlüyoruz ve kadının içeri girmesiyle düzen bozuluyor. Bakan konumundaki Halil, bakılan olunca başını öne eğiyor, utanıyor. Burada güç Meral’in teoriye göre. Fakat Meral, oldukça nazik davranıyor adama. Zira her kadın gibi, bakılmak onun da hoşuna gidiyor. İşte filmin odak noktalarından birinin bu olduğunu düşünüyorum. Basmakalıp olarak incelersek; bakan, gözleyen eşittir erkek, bakılan ve gözlenen eşittir kadın. Ve kadın bunu öylesine benimsemiş ki, evine sapık gibi her gün gelip resmine bakan bir adama kalkıp dünyayı dar edeceğine n’apıyor, aşık oluyor.

Bunu daha sonra diyaloglardan da okuyoruz zaten. Halil ısrarla, kadının resminin ve kendisinin farklı iki şey olduğunu söylerken, kadın için kendi ve resmi bir. Çünkü zaten o, görüntüsüyle yaşıyor, nasıl göründüğünün hayati bir önemi var. Toplum ona ve tüm kadınlara aşılamış bunu. Film birçok sahnede bu klişeyi irdeliyor. Kadını tek başına gördüğümüz çoğu sahnede hiç konuşma yok. Kamera onu bir sağdan bir soldan adeta fotoğraflıyor. Elinde Sevişme Yolu kitabıyla, çaresiz bir ifadeyle kadını oradan oraya savrulurken görüyoruz. Çoğu zaman kapalı mekanlarda kadın, arkadaşlarıyla ormanda oldukları sahnede üçü de oradan oraya sekiyorlar şemsiyeleriyle, balkonunda onu yine camın ardından izliyoruz, odasındayken şehrin yansımasıyla yüzü yine camın üzerinde birleşiyor, yatağına uzandığında bir sürü dergi fotoğrafının arasında yine o sıkıntılı halini görüyoruz. Bunlar oldukça güçlü kareler bence. Ama bununla da kalınmıyor. Başar’a, eski sevgilisine, Halil’e aşık olduğunu anlatırken Meral’in ağzı kadrajın dışında bırakılıyor. Bu önemli bir nokta, çünkü sadece görsel bir malzeme olduğu varsayılan kadının konuşması gösterilmemiş oluyor ve zaten Başar da Meral’in sözlerini zerre ciddiye almıyor. Filmin kadın ve görsellik konusunda burada zirveye tırmandığını söyleyebilirim. Kameranın kadını kesip biçerek fetişize etmesi bir yana, konuşurken ağzını kapatması gerçekten akıllıca.

Bir diğer dikkat çekici nokta da, evlerin pencerelerinden sürekli gördüğümüz doğa manzaraları. Halil’in boşuna bir boyacı olduğunu düşünmüyorum mesela. Evlerin süslemelerine bu kadar önem verilirken dışarıya itilmiş doğa da seyirlik bir malzeme artık.  Ama bu seyirlik malzeme haline gelmiş şey, bizim asıl dünyamız değil mi? Bir bakıma insanın doğayla ilişkisi, kendisi ve toplumla olan ilişkisi için önemli şeyler söylüyor filmde.

Peki sevmek nerede başlıyor? Meral’in Başar’ın arabasından inip karlı patikada ayakkabısız ve bir başına yürüdüğü sahneyi hatırlayın. İşte camların, tabloların ardından bakmayı bırakıp gerçeğe doğru bir adım attık. Sevmek de burada başlıyor. Daha sonra ikisinin yağmurda sırılsıklam yürüdüğünü görüyoruz ve filmin sonundaysa kadının resmi ve manken gelin suya atılıyor. Yansımalar, ait oldukları yere geri dönüyorlar bir nevi.

Tabi ki filmin okunacak ve yeni şeyler keşfedilecek daha birçok sahnesi ve yapılacak birçok yorum var. Çok da fazla uzatmadan benim en çok etkilendiğim yerler, bu yazdıklarım.

Author: Zeynep Özgüvenç

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir