Sek Votka

Sek Votka (Neat Vodka) – Anna Blundy, 2006
Türkçe Çeviri: Kardelen Fincancı, 2010
İthaki Yayınları, 2010

Uzun bir seyahate çıkmadan evvel elimde uzunca bir kitap listesiyle girdiğim D&R’da rastgele karşılaştım az sonra size anlatacağım kitapla. Önce ismi, sonra arka kapak yazısıyla beni kendine çekmişti. “Alkol, sigara, Moskova, hayatı uçlarda yaşayan bir gazeteci” tabirlerini görünce Bukowski’nin Rus versiyonu tarzında birşey olabileceğini düşünmüştüm ama feci yanılmışım. Sadece ilk birkaç sayfasını okuyup, gerisin geri rafa yerleştirmeyi planladığım Sek Votka beni ters köşeye yatırdı. Ertesi gün uçakta okumaya başladığım bu serüveni bugün  2. kez bitirerek, hayatımda ilk defa bir kitapla iligli yazı yazmaya karar verdim. Bu konuda gerçekten tecrübesizim, şimdiye kadar sadece sözlü olarak kitap önerisi alıp vemişliğim vardır, ilgimi çeken konular veya bana önerilen kitapları okumak dışında da, edebiyatla pek fazla ilgim olduğu söylenemez. Benim acemi tavsiyem üzerine bu kitabı alıpta beğenen bir tek kişi bile olursa ne mutlu bana. İşte başlıyorum:

Ellerim kampari soda bardağının etrafına kilitlenmiş halde, “Keşke herkesi tehdit etmesen,” dedim. Bunu söylememem gerektiğini biliyordum. Onun zaten Savoy’da olmak istemediğini biliyordum. Bunu benim iyiliğim için yapmıştı. Beni kendi dünyama geri götürmek için. Ve tabii ki, o dünyada kendisi her zaman rahatsız olacaktı.

Yine de bana göre hiçbir cömertlik, dudaklarını sıkı sıkıya kapamış olduğu bir buçuk saatlik bir sessizliği aklayamazdı.

Faith Zanetti bir İngiliz gazetesinin Moskova muhabiridir. 19 yaşındayken, karanlık işler çeviren genç bir Rus’a (Dimitri) aşık olup evlenir. O dönemin Sovyet Rusya’sı yabancılara karşı pek misafirperver olmadığı gibi, Faith’in de belgeleri henüz tamamlanmadığından dolayı Rus vatandaşlarının sahip olduğu haklardan mahrumdur (barınma ve yemek hakları dahil). Moskova’da kiralık bir odada yasadışı bir şekilde yaşarken, sürekli KGP ve polisten gizlenmek zorundadır. Tam bu sırada, tanımadığı fakat aynı evi paylaştığı çift yan odada ölü bulunur.

Bir gece geç vakitte Lenin Tepeleri’ne çıkmıştık. Saat sabahın ikisi olmuş olmalıydı ve üzerimde geceliğimin üstüne geçirdiğim uzun samur kürkünden bir palto ve çıplak ayaklarıma giydiğim çizmeler vardı. Altımızda uzanan şehre sessizce baktık ve, “Bu iş yürümeyecek, biliyorsun,” dedim.
Neden bahsettiğimi biliyordu. “Ne yürümeyecek?” diye sorup bütün sorumluluğu üzerime yıkmadı ya da çocukça bir kurnazlıkla, mutlu olduğumu sanıyormuş numarası yapmadı veya bunu ona nasıl olup da yapabildiğimi sorarak suçlayıcı bir tavra da bürünmedi. Sadece, “Tamam,” dedi.
Beni seviyor ve mutlu olmamı istiyordu, onunla ya da onsuz. Ama ben açıklamak istedim.
“Casablanca’nın son cümlesinin ne olduğunu bilmiyorsun” dedim ona, durumu kendi iyiliğim için açıklığa kavuşturma çabasıyla.
“Casablanca da ne?” dedi.
“Kesinlikle” dedim.

Böyle oldu işte. Bir şey olmaması hariç. Hemen gitmedim. Hatta uçakta hemen yer ayırtmadım bile. Bunları hiç söylememiş gibi davranıp her gün işe gittim, her gece Dimitri’yle tatlı Sovyet şampanyası içtim ve bu duygunun yok olmasını bekledim. Ama yok olmadı. Kendi gezegenime dönmek ve kendi insanlarımla olmak istiyordum.

Böyle başlayan hikaye, Zanetti’nin Rusya’yı terkedip 15 yıl boyunca Irak’ta, Abhazya’da, Afganistan’da savaş muhabirliği yaptıktıktan sonra, bir İngiliz gazetesinin büro şefliği için Moskova’ya dönmesiyle devam eder. Rusya’ya ayak basmasının akabinde, Faith, polisler tarafından 15 yıl önce işlenen bir cinayetin şüphelisi olarak sorguya alınır. Bu noktadan sonra geçmişiyle yüzleşmeye, hala boşanmamış olduğu kocasını aramaya başlar ve dosyada adının geçtiği cinayet hikayesini anlamak için araştırma yaparken hafızasını da epeyce zorlamaya çalışır.

Faith Zanetti sürekli anti-depresan kullanmak zorunda olan, hayatı uçlarda yaşamış, ağır alkol ve sigara bağımlısıdır. Hikaye, şimdiki zaman ve 15 yıl önceden kalma hatıralarıyla kol kola yürürken ortaya hem heyecan verici bir hikaye, hem de “Komünist” ve “Kapitalist” Rusya dönemleri hakkında, ikisinide bire bir deneyimlemiş bir yabancının gözünden anlatılan, çok samimi detaylar ortaya çıkar. Gazeteci yazar Anna Blundy, bir zamanlar komünist rejimle yönetilen, şimdilerde en uç kapitalizme bulanmış Rusya’nın her iki dönemininde hem iyi yanlarını, hem perişanlıklarını tarafsız bir şekilde, birinci ağızdan ve roman detaycılığında anlatıyor.

Benim Sek Votka’da bulduğum en çarpıcı nokta ise Faith Zanetti karakterinin hayat felsefesi ve karar alırken yaşadığı kendi iç çatışmaları. İç sesini yazıya o kada net yansıtmış ki Blundy, kitabı okurken sanki Faith oluyorsunuz ve bütün o olaylar sizin başınıza geliyor, Faith ile beraber siz de kuşkulanıyorsunuz, merak ediyorsunuz, pişman oluyorsunuz, vs. Faith’in gençliği ve yaşlılığı arasında gidip gelirken düşüncelerinin nasıl acemileşip olgunlaştığının farkına varacaksınız. Aşırı alkol ve sigara tüketilen, serseri yaşamlara nasıl sürüklenildiğine de; gün gelipte en kötü alışkanlıklardan nasıl kurtulunabilindiğine de tanık olacaksınız bu hikayede.

Bağdat’tan sonra verdikleri antidepresanları bırakmamam gerekirdi. Bir deli doktoru ve antidepresanlar. İşlerin bu raddeye geleceğini hiç düşünmemiştim.
“Tiroit problemin olduğunu hayal et… diyelim ki normalin altında çalışan bir tiroit bezin var,” demişti doktor bana.
“Tamam,” demiştim, onu bile hayal edemeyecek kadar aciz bir halde.
“Hiç tereddüte kapılmaz, hayatın boyunca gereken ilaçları kullanırdın. Şimdi, beynindeki serotonin miktarı normalin altında, artırmak için görmen gereken tedavi bu,” demişti, bir yandan bilgisayarındaki düğmeleri tıklatıp reçetemin çıktısını alırken. “Ayrıca alkol ve sigara tüketiminin üzerinde de düşünmek isteyebilirsin.”

İsteyebilir miyim hakikaten.

Ben bu kitabı uçakta, trende, sokakta ve yatakta bitmesini hiç istemeden, heyecanla ve soluksuz iki kez okudum. 2006’da yayımlanmış ve 2010’da dilimize çevrilmiş bu modern ve taze romanı hepinize tavsiye ederim.

İyi okumalar.

Author: Memo

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir