Revolutionary Road

“Hiçbir şeyden konuşmasak olmaz mı? Yani her günü böyle geldiği gibi geçirsek, elimizden geleni yapsak ve kendimizi her zaman her şeyi konuşmak zorunda hissetmesek.” *

Ricahard Yates’in aynı adlı kitabından uyarlama Sam Mendes filmi. American Beauty’de ele aldığı meseleye geri dönüyor Mendes, ama bana kalırsa bu sefer insanın kendi cehennemi, aile ve toplum cehennemi üzerine daha dürüst bir film yapıyor.

Revolutionary Road; hayaller, korkular, umutsuzluk, toplumsal roller, cesaret ve pek çok şey üzerine derin ve karanlık bir film. Frank ve April Wheeler genç ve parlak bir çifttir. Beklenmedik bir hamilelik yüzünden evlenip kendilerine herkes gibi sıradan bir hayat kurmuşlardır. Frank, babasının yıllarca çalıştığı Knox Ofis Makineleri’nde gönülsüz de olsa çalışmak zorunda kalmış, April da kötü giden tiyatro kariyerini bırakmıştır. Herkes gibi yaşarlarken aslında farklı olduklarına inanmaya devam ederler. Ancak April bunun bir aldatmaca olduğunu anlar. Burada kalmaya devam ederlerse bu hayatı yaşayıp tükeneceklerinin farkına varır. Paris’e taşınmaya, orada kendisi çalışırken Frank’in hayatta ne yapmak istediğini bulması için düşünmesine onu ikna eder. Bu plan hayatlarını bir süre değiştirir. Gerçekten farklı olduklarını hissederler, bu hem birbirleriyle ilişkilerine hem de çevreleriyle ilişkilerine yansır. Frank, her sabah kendisine benzeyen herkesle birlikte bindiği trende ve iş yerinde diğerlerinden farklı görünür. Yürüyüşü değişmiştir ve daha şimdiden –koyu takım elbiseleri içindeki insanlar yanından hızla geçip giderken- durup gülümseyerek çevresine bakmayı öğrenmiştir. Ama yine beklenmedik şeyler olur. Frank terfi alır, April yeniden hamile kalır. Frank’in Paris hayaline inancı zaten baştan beri güçlü değilken zamanla iyice azalır. Ve o, umuda doğru yapılacak büyük yolculuk gerçekleşmez. Yaşadıkları beyaz ve “şirin” evi onlara satan emlakçı Helen Givings’in “akıl hastası” oğlu John tarafından asıl gerçek dile getiriline kadar kendilerini kandırmaya devam ederler. Onların bu gidişine sevinen ve umutsuzluk sözcüğünü dile getirme yürekliliklerinden ötürü onları tebrik eden John durumun gerçekliğini ortaya döker. Frank belli ki kendine ayıracağı özgür zamandan korkmuş ve sanıldığı gibi ilginç ve zeki bir adam olmadığının ortaya çıkacağından endişelenmiş ve burda, herkesin onun hakkında öyle düşündüğü yerde yaşamayı, gerçeği değil, bu yanılsamayı seçmiştir. Güvenlik duygusundan ve paranın getireceği rahat hayattan vazgeçememiştir. Bu filmin en önemli sahnelerinden biridir, çünkü devamında Frank ve April’in yaşayacağı o büyük kavgayı, her şeyin çözüleceği anı getirir.

April, Frank’a oranla daha açık bir karakterdir. Frank her şeyi konuşalım deyip durmasına ve çok konuşmasına rağmen bu açıklığı bir türlü yakalayamaz. Çünkü aklı kendini ikna etmeye, karşısındaki kandırmaya hizmet eder sadece. Böylesinin daha iyi olacağına, beklenmedik hamileliğin burada kalma nedenleri olduğuna kendini ikna etmiştir. Her şeyin sorumluluğunu April’in hasta olmasına ve terapiye ihtiyacı olduğuna bile bağlayacak kadar ikiyüzlüdür. Ama April dürüstlük peşindedir, o, bu bebeğin ikisi tarafından da istenmediğinin gayet farkındadır. John’un dediği “iyi ki o çocuk ben değilim” sözü sadece bilinen bir gerçeği dile getirir. Filmde gerçeğin peşinde olan ve düşüncelerini açıkça ortaya koyan iki kişinin, John ve April’ın delilikle ilişkilendirilmesi tesadüf değildir elbette. Sistemin devamı için yalanlara ihtiyaç vardır ve gülümseyerek yalan söyleyemiyorsanız üstelik hayal kurmaya devam ediyorsanız Frank ve diğerlerinin gözünde delisinizdir. Çünkü aslında bazı insanların sadece bir ev ve aile gibi basit hayalleri vardır; kendileri olmak ve istedikleri hayatı yaşamak için kendi içlerine doğru yapacakları yolculukları ise ancak deliler göze alır.

Kitaptan pek çok şeyi değişikliğe gidilmiş senaryoda, ama bu değişikliklerin hepsi de yerinde görünüyor, çünkü kitabın geneline hakim o kapkaranlık umutsuzluk korunmuş ve kabus gibi bir film çıkmış ortaya. Kitapta uzun uzun anlatılan herkesin aslında kendini kandırdığı düşüncesi ise Sam Mendes’in ve oyuncuların başarısı sayesinde ayrıntılara ihtiyaç duymaksızın ortaya dökülmüş. Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio için söylenecek söz yok. (Kate Winslet’in nasl olup da buradaki oyunculuğu ile değil de The Reader ile Oscar adaylığı aldığını anlamak mümkün değil.)  Kavga gecesinde iki oyuncunun da oyuncululukları zirveye çıkıyor ve sabah kahvaltı sırasında devam ediyor. “Yumurtan nasıl olsun” gibi bir cümlenin tüyler ürperten bir gücü olabileceğini Kate Winslet sayesinde anladım. Filmin finali de aynı buz gibi etkiyi yapıyor ve acaba evliliklerin ve daha genel anlamda toplumsal ilişkilerin yürümesinin tek yolu kendini kandırmak ve bazı şeyleri duymamak mı gibi korkunç bir soruyu düşündürerek de bitiyor film.

* Hayallerin Peşinde, Sayfa 272, Doğan Kitap.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. Rev. Road’u görmezlikten gelip The Reader’ı ön plana çıkarmayı tercih etmiş Akademi. Her halükarda ödül almasına sevindim Kate’in ama buradaki karakteri çok daha derindi. Film de öyle. Keşke birkaç ana dalda aday olsaydı film de.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir