Queen of Denmark – John Grant

The Czars’ın dağılmış bir grup olduğunu okuduğumda ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Nasıl olur diyordum kendi kendime, bu kadar güzel müzik yapan üç adam ve John Grant’ın eşsiz sesinin hiçbir müzik piyasasında karşılık bulamamasını gerçekten anlayamıyordum. Grant’ın eşcinsel olmasının bu grubun dağılmasıyla ilgisi var mı bilmiyorum ama kısa süreli bir depresyon ve hayatına son verme çabasından sonra John Grant’ın müzik kariyerine yalnız devam etme kararı işte bu başucu albümünü karşımıza çıkardı.

“Queen of Denmark” sözlerini John Grant’ın yazdığı, Midlake’in müzikal desteğiyle, Teksas’taki stüdyolarında kaydedilen bir şaheser. Midlake grubunun müzisyenleri her ne kadar inanılmaz olsa da, JG’nin başka bir dünyaya ait, eşi benzeri olmayan bariton sesi bu albümün alâmet-i fârikası. The Czars için şarkı yazarken hiç sahip olamadığı özgürlüğe ve açık sözlülüğe sahip John Grant. Aşka, mutluluğa, acıya, hüzne, hayal kırıklığına, dışlanmışlığa, nefrete, kine, fantaziye ve daha birçok duyguya kimi zaman derinden kimi zaman ucundan dokunuyor. Duyguların bu kadar samimi ve net ifade edildiği bir albümle uzun süredir karşılaşmamıştım. Her dinleyişte kalbimi okşayan, mideme dokunan, ya da yanağıma bir buse konduğunu hissettiren yeni birşeylerle karşılaşıyorum. “Dinledikçe anlanacak, anladıkça dinlenecek” diye tarif edersem daha iyi anlaşılır belki.

Öne çıkan parçalara gelecek olursak, “TC and Honeybear” isimli eşcinsel bir aşkın hikayesiyle başlıyor albüm. Burada, nakarat yerine bir duygu patlaması olarak ilahi bir soprano vokal ve flüt solosuyla karşılaşıyoruz. Sonraki şarkı “I wanna go to Marz” ise Grant’ın çocukluğundan hatırladığı, kendi tatlılarını üreten bir şeker dükkanı -Marz- ve o dönemden kalan hatıralarını anlatıyor. Dinleyenler olarak bizler de en masum çocukluk anılarımıza kısa bir yolculuk yapıyoruz 4 dakika boyunca. Siz kendinizi bırakın, Midlake’in olağanüstü bestesi zaten sizi yakalayacak. “Where dreams go die” tarif bile edilemeyecek bir güzelliğe karşı yakılan ağıt, o artık hayallerin öldüğü, yaşamın bittiği yerde öylece duruyor. Çok derin, çok melankolik bir ballad. “Sigourney Weaver”’da Grant, dünyadan dışlanmışlığını kendi tarzıyla anlatmış. “Silver Platter Club” sıradışı olduğu için onu dışlayanlara yönelik iğneleyici, bir o kadar da eğlenceli bir parça. “sizde olan futbol, beyzbol, dart ve basketbol yetenekleri bana gümüş tepside sunulmadığı için üzgünüm, olmam gerektiğini düşündüğünüz adamlar gibi olamadım. Benim hakkımda ne düşündüğünüz de umrumda değil.” . İğneleyici temasını “JC Hates Faggots”la devam ettiren Grant dinci bir çevrede büyümüş ve bu şarkıda onlara öğretilen Tanrı’nın mantıksızlığını sorguluyor. Son olarak albüme ismini veren şarkı, “The Queen of Denmark”ta piyanoyla JG’nin sesi birleştiğinde ortaya çıkan armoninin tarifi imkansız. Albümün en dramatik, belki en samimi, kendini anlattığı son parçada, “Dünyayı değiştirmeyi isterdim ama iç çamaşırlarımı bile değiştiremiyorum” diyor Grant. Hayal kırıklığı ve kızgınlık, acı ve pişmanlık, korku ve nefret, ve her zamanki gibi dışlanmışlık, yani herşey var bu şarkıda. İntihara kalkışan bu kadar karmaşık bir ruhtan başka kim böyle sözler yazabilirdi ki?

Bu albümü ister satın alın, ister torrentten indirin, ya da youtubeden bulun ama yeter ki dinleyin. Kendi şahsım adına, Tramvay Durağı’nın da aracılığıyla, “Queen of Denmark”ı 2010 yılının en iyi albümü ilan ediyorum.

Author: Memo

Share This Post On

2 Comments

  1. Sayin Memo, yazilarinizi severek takip ediyorum, basarilarinizin devami dilegiyle..

  2. Bu şimdi gördüm Aykut’um :) teşekkür ederim. Senin kendi müzik çalışmalarını da internetosferde görmek isteriz :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir