Please don’t take my sunshine away!

Son’u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir bilmiyorum. Aklıma Yavuz Çetin geldiğinde, yanında bir de yeteneği, gençliği, daha yapabilecekleri geliyor. Where Did You Sleep Last Night diye kendimi eritmiş bağırırken Kurt Cobain’in şüpheli gidişinin içimdeki bitip tükenmek bilmez Courtney Love antipatisini kamçıladığını hatırlıyorum; Waltz #2, Between The Bars gibi şaheserleri dinlerken onları yaratan sesin sahibinin (Elliott Smith) “harakiri” yapmaktan ne kadar uzakta seyreden biri olduğunu düşünürken de, Day is Done diyerek yalnızlığı notalandırmış bir Nick Drake’i ve benzer biçimde “Yalnız kalmamak için sabaha dek aynanın karşısında oturdum” diye yazarak okur için itirafını gırtlakta yarım kilo tomruğa dönüştüren Cesare Pavese’yi düşündüğümde de kötü hissediyorum.

Ian Curtis ile Osamu Dazai’nin arasında bu bağlamda benim için nasıl bir fark yoksa, Jeff Buckley ile Kaan İnce arasında da yok. Bir felsefeci Gilles Deleuze desin, amatör bir şair de Zafer İnce Karabay: Benim için totalde değişen bir şey olmuyor. Üzülüyorum.

Belki şu zamana kadar kendime sahiplenecek bir ‘müntehir‘ edinememişim, gidişi beni buruklaştıracak bir idolüm olmamış. Aynı zaman diliminde soluk almamışız böyle biriyle, aynı ABD başkanı, aynı döviz kuru geçerli olmamış ikimiz için; benzer alışkanlıklara, kültürlere, değişimlere aynı zamanlarda dahil olmamışız. Yani Mayakovski Bush’u hiç tanımamış, Sartre öldüğündeyse ben daha bir tasarı bile değilmişim.

Oysa 6 Mart’ta, Knoxville’de bir arkadaş evinde kendini kalbinden vurarak bu devamlı ısınan gezegenden kaçıp giden, yakın bir zaman sonra sadece bir kemik toplamından ibaret olacak Mark Linkous ise benim zamanımın, benim çağımın insanıydı.  En az Radiohead kadar sevdiğim bir oluşum olan Sparklehorse‘un kendisiydi, bütünüydü. Depresif kişiliğini yaptığı müziğe de yansıtan, bazen mutluluğunu bağırarak, bazen umudunu susarak anlatan bir adamdı. Dediğim gibi, son’u trajikleştiren onun biçimi mi yoksa onun kendisi midir gerçekten bilmiyorum; Thom Yorke ile birlikte söyledikleri Wish You Were Here’ı dinleyince nasıl dertleniyorsam, Dandelion‘u açan ve kapayan It’s A Wonderful’unu dinleyince de -daha cesaret edemedim böyle bir şeye- “Böyle bir insan nasıl bunu yapar? Nasıl?” demekten kendimi alamıyorum. Hatta abartıp “Neden sen, ama niye ki?” diye bağırasım tutuyor.

Üstelik Last.Fm’de 12 sayfa “R.I.P” yorumu gördükçe; 1996 yılında Radiohead ile turnedeyken deneyip de başarısız olduğu (bacaklarını kullanamaz duruma gelmişti bir süre) diğer girişimini anımsadıkça; aklıma başarısız intihar girişimlerinin arada kalmış adamı Wilbur geldikçe; ya da My Yoke Is Heavy diye bir şarkının varolduğunu hatırladıkça; ya da yaşamayı haketmediğini düşündüğüm onlarca hissizi, sıkıntısızı görüp iç geçirdikçe; mutluluk ve saf huzur için hiçbir standardın, kazancın, getirinin para etmediğine kanaat getirdikçe; son olaraksa bitmiş bir albümün yayımlanması öncesi şarkılarını kimsesiz bıraktığını düşündükçe daha da üzülüyorum Mark Linkous. Lunapark yangını adam.

Bugün gün ışığı biraz daha sönükleşti.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

1 Comment

  1. İlk olarak Dandelion’da tanımıştım ben de, hatta film de “ilk aşk” diye çevrilmişti güzel Türkçe’mize. Yaşadığımız çok güzel bir hayat diyordu Mark, aklında atları, gözünde lunaparkları. Olmamış, demek ki bir noktada “üzgün palyaço” teması canını sıkmış. Ne diyeyim, yine de güle güle gitsin..

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir