Picasso’yu Anlamak ya da Anlayamamak. İşte Bütün Mesele Bu!

Her şey birilerinin Picasso’ yu anlayamamasıyla başladı.

Halbuki O tüm bu karışıklıklara rağmen, siyah beyaz resimlerde öylece durmuş, kısık gözleri ile bize bakıyor sadece! Belki gülümsüyor O’nun hakkında düşünenleri duyunca, belki de hiç umurunda değil, ‘çocuk gibi’ şımarıyor sevdiği şeylerin yanında. Halbuki yaptıklarının aksine koskocaman bir adam O, hatta bir aşık ve hala bir öğrenci. Kırlaşmış saçları, buruşmuş göz kenarlarına bakıp kahkahasından çıkan çocuksuluğu görmeden edemiyorsunuz.

Kalıplaşmış sıfatlarımıza uyduramadığımız tüm insanlar gibi O da ‘Garip’ olarak biliniyor. Garip bir sanatçı, garip bir insan, garip bir erkek. Toplumun kendisi olmaya ve kendini tanımaya çalışan onlarca insandan ürktüğü gibi, O’ ndan da ürkmesine şaşırmıyoruz. Medya ise yine biraz daha insaflı bir şekilde, bu ‘garip adamı’ kendi diline ‘resim dâhisi’ olarak tercüme ediyor.

Ama hayır, bu satırlar bir Picasso makalesine ait değil, ben de bir sanatçı değilim. Ama O acı bakışlı, tatlı kahkahalı adamın tuval üzerine yansıttığı çizgiler, kareler, garipleşmiş insanlar, yuvarlaklar hep ‘diğerlerinden’ ve ‘öncekilerinden’ farklıydı. Gözler ağız yerinde yer alıyor, kollar bacak oluyor, yeşillik dolu doğa tasvirleri yerini ‘kendi’ felsefesini oluşturmuş ahenge bırakıyordu. O’nun resimlerine ve O’ndan sonra başlayan çeşit çeşit resim akımlarının eserlerine bakınca gördüğümüz o kadar da ‘farklı’ bir şey değil aslında: Çevresini, doğayı, insanı, heykeli birebir taklit etmeyi başarı saymayı bırakan insan, artık biraz da olsa kendine dönmeye başlıyordu sadece, kendine yani çocukluğuna.

Halbuki ‘Çocuk gibi olma!’ ya da ‘Çocuklaşma!’ gibi onlarca kalıp belirliyor büyümemizi. Göz açıp kapayana kadar büyümüş ve çoktan atlatmış oluyoruz biz bu en ‘kalınası’ dönemi. Her şeyin ilki olan ilk okul bitiyor, orta karar bir döneme geçiyoruz yaş ilerledikçe. Tek hocadan çok hocaya terfi edip, onlarca olayı, dersi, ödevi bir arada yönetmeye çalışıyoruz.

‘ Büyümek ne zor şey! ‘ derlerdi hep, biz de inanıyoruz.

Artık üzerimizi sokakta dilediğimiz gibi kirletemez, yüksek sesle kahkaha atamaz,  istediğimiz şeyin ne olduğuna karar veremez olmuşuzdur. Çünkü hocalarımız en doğrusunu bilir; söylediklerini merak etmeyiz; karakterimiz oturana kadar ailemiz bizim karakterimizdir, garipsemeyiz. Ayakları kırık doğan bir nesilizdir biz, kol değneklerimizle büyürüz. Derken sivilceler çıkar, garip garip sınavlar, test kitapçıkları, ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ anket soruları kaplar etrafımızı. Arada kalırız, kendimizi bile tam tanıyamadan hayat ile tehdit ederler bizi. Bir ‘sistem’ vardır hep dillerde ve o ‘sistem’ bir karabasan gibi içine çeker tüm sevdiğimiz şeyleri. İstediğimiz şeyleri yapamaz oluruz, çünkü sınavlarımız vardır; birilerini sevemeyiz, çünkü daha ‘zamanı’ vardır;  gezip eğlenemeyiz, çünkü gelecek kaygımız vardır. Hep üniversiteden, liseden ve gelecekten bize ‘büyük insan’ olmasını öğretmesini bekleriz, ama öğretmez. Öğretemez. Öğrenmek istemeyene, kendini özgürleştirip sorular sormayana büyümek sadece sivilcelerin azalması, ellerin buruşması ya da yüz hatlarının biraz oturması demektir sadece. Ya Picasso? O ne alaka derseniz, aslında cevap basit. Çocuk kalmak aslında büyümek demek. Çünkü insanı insan yapan ‘Sadece merak ettiği için sormak’ ve ‘zihinsel ve bedensel   özgürlüğünü bir hak olarak görmek’ gibi değerler çocuklarda vardır sadece ( Ya da Çocuk kalabilenlerde). Onlar sorarlar, çizgileri yoktur, insanları sınıflandırmazlar, önyargıları yoktur, sadece merak ederler, araştırırlar, sadece dış dünyayı değil kendini de anlamak isterler. Onların çizdikleri resimlere bakın, konuşmalarına ya da bir şeyleri izleyişlerine gözlemleyin: Özgündürler. Çünkü onlar bu dünyaya yeni gelmiştirler, tabu nedir bilmezler, ahlak ve görenek anlayışları yoktur, zihinleri birilerinin onlara öğretmek istediği şekildeki bilgilerle dolu değildir, kahkahalarında çıkar,  bakışlarında ikiyüzlülük yoktur.  Bir çocuk en iyi mühendis, en iyi ressam, en iyi doktordur aslında. Zihin kirlenmemişken yaratıcı, beden hareketli iken sağlıklıdır. Hadi Picasso’ya dönelim ve O’nun birkaç sene önce söylediği bir sözü hatırlayalım:

“Küçük bir çocukken annem bana söyle demişti, eğer asker olursan general olacaksın, rahip olursan Papalığa yükseleceksin. Ama ben ressam oldum ve Picasso olarak kaldım”.

Önemli olan aslında kendi içimizdeki ‘ismimizi’ tanımlayabilmek olsa gerek. Eğer hep başkalarını kurallarına uyar, başkalarının hayallerini yaşar ya da hedefi olmayan gemilerin alabora olması gibi amaçsızlık içinde sürüklenirsek, seneler geçer ve biz, ‘Yaşlandık artık, çocukluk ne güzeldi’ deriz büyük bir pişmanlıkla. Halbuki içimizde o her şeyi saf haliyle görebilen, soran ve merak eden; bulduğu şeylerden kendi ruhuna uyanı giyerek kendini tanıyan ve büyümeyi bazı normlara uygunluk olarak değil kendi normlarında gelişmek olarak tanımlayan onlarcası gibi bizler de küçük kalabiliriz. Büyük hayaller, teoriler, eserler ya da düşünceler yaratan insanlara bakın. Küçüktürler… Onları okuyun, inceleyin ya da mümkünse birebir tanıyın. Göreceksiniz ki onlar ‘bizlere’ göre büyümemiş insanlar; çocuklar, biraz dengesiz biraz başına buyruklar. Ama sevdikleri işlerde değişmeden gelişmeyi, ilerlemeyi ve o işlerde başarı yakalamak için kendini disipline etmeyi bilmişlerdir. Bir düzen içinde düzensizlik yaşayarak, büyüyen çocuk olmuşlardır.

O zaman son sözü, çocuk yetişkinlerden Pablo Picasso söylesin:

“Her çocuk bir sanatkardır sorun büyüdüğümüzde nasıl sanatçı kalabileceğimizdir.”

Author: F.Sibel Ağlamaz

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir