Photocopies

Erkekler kadınları seyrederler, kadınlar da seyredilişlerini.

Antonin Artaud “Yaşayan Mumya”sında edebiyatı “domuzluk” olarak görüyordu, George Bataille ise ” salt kötülük”. Bu yaklaşımlar üzerine uzun uzadıya kafa patlattığımı, mesai harcadığımı söyleyemesem de edebiyat dediğimizin içini neredeyse oymuş, edebiyatı hayatlarına değil, hayatlarını edebiyata ayırmış bu iki ismin dillerinin altındaki baklalarının cins benzerliği dikkatimi çekmişti. Hüzne düşmanlar mıydı? Melankoli bir yasak mıydı? Duygusallık acziyet miydi?

İkisinin de hayatları boyu pek iyimser olamadıkları gerçeği şöyle dursun, ben, merak edip durduğum o hep iyimser olabilen, umutlu bakabilen, bardağında su eksilmeyen adamlardan biri olan John Berger’le tanışmam ertesi Kafka, Dostoyevski, Tolstoy gibi ( ‘dünya edebiyatı’ dendiğinde akla ilk damlayan) isimlerin karamsarlığı, nihilizmi, gnostizmi “insan doğası”nı farklı algıladıkları için farklı işlemiş isimler oldukları gerçeğiyle yüzleştim. Bir kısım literatürde abartı hislenme, uzadıkça uzayan tasvirler (Selam Balzac!) ve sonu gelmez bir melankoli ile yazıyı okunaksızlaştırmaya “purple prose” deniyor. İşte Berger,  tam o arada, zemini kayganlaştırmadan, tabiri caizse paçavra gibi kalmanıza neden olan hislerin yazarlarından, bozunuma uğrayan bir melankoliden de, bilimsel soğukkanlılıktan da uzak.

Hem, bu ilk değil;  Berger Tramvay’a önceden de binmişti. Şimdilerde Fransa Alplerinde bir dağ köyünde yaşayan yazar, ressam, sanat tarihçisi ve şair Berger, Metis’ten 1993 yılında Cevat Çapan çevirisiyle çıkmış ve otobiyografisi sayılabilecek eseri Fotokopiler‘de, birbirinden tamamiyle ilgisiz, bağlantısız kişilerin, yerlerin ve ânların kendisindeki  izdüşümleriyle bir süspansiyon hazırlamış (yazarı tarafından politikleştirilmiş türlü nüansların ‘katı’lığı okur tarafından ‘sıvı’laştırılabildikçe); ona  etkiyen, aklında ve yüreğinde ve belleğinde kral dairesi tahsis ettiklerini kaleme almış. Su gibi geldi.

29 kısa özgür metinden oluşan kitap sayesinde, uydurduğu masallarda yaşayan Kathleen’le, dağbaşlarının mizahçısı Marcos’la, -unutmadan- Berger’in yakın dostu Abidin Dino’yla olduğu kadar, “kucağı köpekli kadın”, “bisikletli kadın”, “Antigone gibi kız” vd. gibi Berger için kıymetli kişilerle tanışmanıza ön ayak olacak. “Masaya oturmuş yemek yiyen erkekler ve kadınlar”ı gördükçe, “atının gemini tutan adam”dan “şapkalı bir genç kadın”a adımladıkça irkilmenize, duyarsızlaşma ile açıklanabilecek bir tereddüte düşmenize yol açacak. “Bir kayanın altındaki iki köpek”ten sonra “bir sepette iki kedi”yi seveceksiniz. Hayat’ın diğerleri diyebileceğimiz güruhtan ayrı kabul edilemeyeceği bir çağın yolcusu olduğumuzu bir türlü kabul edemiyorsak, “Ben bir başkasıdır” diyen Rimbaud’ya göz kırparken “Cehennem başkalarıdır” buyuran Sartre’a surat çeviremiyorsak, değdiğimiz ama dokunamadıklarımız varsa ve bu tereddütle yaşlanıyorsak,

yalnız kalmayacağız.

En azından kararsızlık konusunda.

Çünkü Berger şöyle diyecek,

[ … ]

Adam bununla ilgili bir hikâyeyi anlatıyor.

Başlangıçta bir tutam çamurla dört kol ve dört bacak varmış. Bir gün Tanrı bunu iki eşit parçaya bölmeye karar vermiş. Sonra da bu iki gövdeyi kestiği yerlerden iplikle dikmesi gerekmiş. Yanında bir tutam iplik varmış. Bu ipliği dişiyle kendince uzunluğu eşit iki parçaya ayırmış. Ama bu işi yaparken yanılmış. Parçalardan biri ötekinden daha uzunmuş. Kısa olan parçayla gövdelerden birini dikmiş, ama iplik bu iş için biraz eksik kalmış. Öbür parça ise biraz artmış; bunun üzerine de artan parçayla bir düğüm atıp ucu sallansın diye bırakmış!

Sobanın yanında oturan adam hikâyede kendisini kolayca tanıdığı için gülümsüyor. Ama şu iki kedi konusunda hiçbir yanlış yapılmadığı belli. Adam ateşe bir kütük atıyor. Dışarısı soğuk. Dondurucu soğuk. Adam başlangıçla ilgili başka bir hikâye hatırlıyor.

Tanrı insanlara özgür irade vermeye karar vermiş. Özgür irade diye bir şey ortaya çıkar çıkmaz, doğal gereklilik yasaları da –bütün neden-sonuç yasaları– yürürlüğe girmiş. Erkeklerle kadınların anlattıkları her hikâye bir yanıyla bu yasaların aldırmazlığına karşı bir başkaldırıdır.

Sarman ana kedi, arka ayağını kızı olan kara kedinin üzerine atıyor.

Hayat çok güç ve acımasız bir hale gelmiş. O kadar acımasız bir hale gelmiş ki, erkekler ve özellikle de kadınlar, bir başkasına hayat vermek istemez olmuşlar. Doğmamak, daha doğrusu doğurmamak daha iyi, bu işe bir son verelim diye düşünmüşler. İşte bunun üzerine Tanrı cinsel zevk veren bütün davranışları ortaya çıkarmış. Bunları da birer birer bulmuş. O zamandan beri, sevişirken kadınlarla erkekler hayatı hoş görürler ve birbirlerine bakarlar…

Adamın başı öne düşüyor, bacadan duman tüterken uykuya dalıp çenesi göğsüne değiyor. [ … ]

İyi okumalar dilerim.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir