Pandora’nın Kutusu

Çok güzel bir açılış sekansı var filmin. Filmle ilgili beklentilerimi de hemen filmin başında bayağı artırdı bu sekansın güzelliği. Şu ana kadar Yeşim Ustaoğlu’nun tüm filmlerini izlemiş ve -doğrularıyla yanlışlarıyla- hepsini de sevmiştim. Bu film için de aynı şeyin olacağından neredeyse emindim. Ama olmadı, ne yaparsam yapayım filmi sevemedim, en fenası da pek samimi bulmadım.

Annelerinin kaybolduğu haberiyle üç kardeş yola düşüyorlar. Daha arabaya biner binmez biriktirdiklerini bir çırpıda birbirlerinin yüzüne kusuyorlar, bunu neden hemen öyle bir yüzeysellikle yapıyorlar anlamak mümkün değil (film boyunca aklımızdan çıkmayacak bir soru yakalıyor tam bu sahnede bizi “diyaloglar neden bu kadar kötü?”). Dağlarda kaybolan anne bulunup İstanbul’a getiriliyor. Alzheimer hastası olduğu ve artık çok dikkatle bakılması gerektiği vurgulanıyor doktor tarafından. Kontrol delisi abla Nesrin başta olmak üzere, kötü bir ilişkisi olan gazeteci kız kardeş Güzin ve her şeyden elini eteğini çekmiş Mehmet arasında gidip geliyor anne. Bu arada filmin başında kaybolan bir başka karakter var; Nesrin’in oğlu Murat. Murat telefonlara cevap vermeyip dayısı Mehmet’in tavanı dökülen, elektriği kesilen evinde saklanıyor.

Anne bu duvarlarla kuşatılmış sitenin ve tabi ki hayatın içinde yapamıyor. Her fırsatta kaçıp evine gitmek istiyor. Ama onu anlamayıp odalara kapatıyorlar. Karşısında televizyon olan koltuklara hapsediyorlar. Kendi hayatlarıyla ne yapacağını bilemeyen bu üç kardeş, halıya işeyecek kadar her türlü toplumsal kuraldan kopmuş bu anneyle de ne yapacaklarını bilemiyor ve onu bir hastaneye yatırıyorlar. Murat onu tanımamasına ve birlikte çok az zaman geçirmelerine rağmen onun kendi evine gitme isteğine saygı duyuyor ve onu hastaneden kaçırıp dağlardaki evine götürüyor. Burada hiç bilmediği bir hayatın içinde anneannesine dokunarak, onu bulup tekrar kaybederek yaşıyor. Bence filmin en sahici yerleri bunlar ve keşke daha uzun sürseydi. Keşke yönetmen, birbirlerine, aralarındaki yıllarca uzaklığa rağmen, dokunan bu iki insanın, anneanne torunun hikayesini anlatsaymış diye düşündüm. Modern hayat eleştirisi, özgürlük, belleksizlik üzerine laf etmeyi bir yana bırakıp..

Filmle ilgili beni en çok rahatsız eden şey, Yeşim Ustaoğlu’nun ısrarla yaptığını vurguladığı şey aslında. Yaşayan karakterler yaratmaya özen gösterdiğini, bunun için uğraştığını söylüyor her röportajında. Oysaki bu filmde bunu başardığını düşünmüyorum. Sadece bir sorunları, tek bir yönleri üzerinden tanımlanan bu karakterler çok düzler. Anneyle ilişkileri çerçevesinde tanımlanıyorlar, ya da sıkışmış hayatları yüzünden böyleler, bu nedenle onlara böyle dar bir bakış açısıyla bakılıyor diye düşünsek, film bunu da tam karşılayamıyor. Anne karakteri de az ama öz konuşup sadece önemli şeyler söylüyor, bu da çok göze batıyor. Neyse ki çok iyi oynuyor da Tsilla Chelton, bunlara takılmayı biraz önlüyor. Ayrıca Onur Ünsal herkesi gölgede bırakan çok samimi, sade bir oyunculuk sergiliyor. Belki bu nedenle iki oyuncunun birlikte olduğu sahnelerin daha uzun olmasını istedim.

Sevdiğim yönetmenlerden biri Yeşim Ustaoğlu. Belki bu hikayeden çok daha iyi, başka bir film çıkarabilirdi düşüncesi yüzünden sevememişimdir filmi. Bütün bu düşüncelerin uzağında tekrar izlemeyi deneyeceğim.

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

1 Comment

  1. Sanırım filmden çok fazla şey beklemediğim için beğendim. Karakterlerin birbirinden çok farklı olması o acele gözüken ve hemen bir çırpıda anlatılan kavgaları doğuruyor. Hikâye tüm karakterleri anneleri ile olan ilişkileri üzerinden anlatsa da bıraktığı boşluğu doldurmamız için yeterli ipuçlarını veriyor. Nesrin, Güzin ve Mehmet’in nasıl insanlar olduğunu anlayabildim ben ve o her durumda birbirlerine girmelerini doğal karşıladım. Ayrıca Dağ gibi kadın olan anneyi oldukça az ama öz işlemiş diyebilirim. Bir de filmin geneline yayılan Sema Kaygusuz etkisini görebildim, hoşuma gitti, sevdim.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir