Özge Dirik

İtiraflarla başlıyorum: Uzun zaman, Pınar Çekirge’yi ve Ece Ayhan’ı kadın sandığımı hatırlıyorum. Kartonetlerdeki anonim‘i gerçek kişi sanmak gibi sevimli de değil üstelik. Neresinden bakarsan bak, gülünç. Ben gülerim. Çünkü kişi bir yerde cahildir, bir yanı her daim cahil kalacak ve belki de kalmalı. O vakitler böyle yüz ekşiten bilgiçliklerim de yok. Yazının cinsiyeti olmayacağına kanaat getirebilecek yetkinliğim ve okumuşluğum da. Ama bir şekilde okuduğuma, ‘okur’ olduğuma ikna etmişim kendimi. Senede bir ziyaret edilen kitap fuarlarında en çok kitabı ben alıyorum. Ayraçları seviyorum. İlkokul ve ortaokul dahil, tam sekiz sene kitaplık kolu oluyorum. Bir yandan samimiyetle deniyorum da. Ömer Seyfettin ve Kemalettin Tuğcu beni itiyor, Ateşten Gömlek’in kapağından çekiniyor ve Vasconcelos’a tutuluyorum. Kitaplığımızda Jack London bulunmuyor, Moby Dick ise olsa olsa 60 sayfa. Sınıf öğretmenimizin bile Dostoyevski ve Tolstoy okuduğunu düşünmüyorum. Babam tarafından elime sıkıştırılmış Henri Charrière’in meşhur Papillon’unu kısa sayılabilecek bir sürede tüketip, gerçekten okumuş olduğumu kanıtlamak adına özetler geçişim, pasajlar okuyuşum bu döneme rastlıyor. Eksiltili cümlelerin şiirselliğini de o zamanların okumalarından inanmış olmalıyım.  Sonra, zaman yıllar formunda geçince, lise de bitiyor. Elimde bir kitap, Yalnızlık Adasının Erkekleri, ne güzel, bunlar ne kadar kutupsuz cümleler diye diye hayretlere düşmelerim oluyor. küçük İskender mesaileri  ve Özge Dirik’in de aslında ‘erkek’ olduğunu öğrenmek. Ece Ayhan’ın posbıyığı.

Ben Özge Dirik’i anımsadığımda, öntanımlı olarak küçük İskender’in de bir dizesini, “kendimi sendeki balkondan aşağı ittim“ini anımsarım. Hafızam kısa tanıtım notlarını sunar: İntiharı seçen bankacı. Tutunmamayı tercihleyen ‘ÖZGEDİR’. Nilgün Marmara ve Zafer Ekin Karabay ve Kaan İnce.

29/08/2004 tarihli kimi gazeteler gidişine ‘denge kaybı’ dese de, yaşadığı binanın onuncu katından kendini boşluğa bırakmadan önce, vasiyet olarak yazdığı 30 şiirin başlıklarını mektubunda sıralayor, bu yekûnun kitaplaştırılmasını ve bir nüshasının mezarına gömülmesini diliyor Dirik. Henüz yirmialtısında. Bir kitabı olmasını istemesi bana hep dokunmuştur. Geçtiğimiz yıllar, bu kitap konusunda saçmasapan polemikleri de beraberinde getirdi. Tecimsel kaygılar dendi, yayınevleri topa tutuldu, eteklerdeki taşlar döküldü; üzerinde durmuyorum. Çünkü ODTÜ mezunu güzel Dirik, hiçbir zaman büyük bir şair olmadı, hem olamazdı da belki; konuşmuyorum. Bir ağabeyim: “Kitabı olmadan gidenler ne iyidir,” demişti bana sıcak bir yaz günü, şimdi umarım bunda ısrarcı değildir, demek istiyorum yalnız. Huzurlu uyu şair.

Buraya, saçları gibi uzadı uzayacak, fakat gözleri gibi kocaman bir şiirini bırakıyorum. İtiraf ile bitsin: kendi adıma bu ‘kirli Ağustos’u, her gün kan ve ölüm haberi okuduğum, duyduğum bu olmayası ay’ı kapatıyorum.

 

KALABALIK

 

      “ipek böceği attım
eşarp düştü içime…”

 

uyandım
rüyamda kanamış dilim
belki kıtlama jiletle bağırılan
yaşam öyküleri anlatmışımdır çocuklara.
çocuklar dedim de
onlar da kanadılar
kanınca bana.

kalktım
bir eşkıya rica etti yüklerimi
güzel de bir kadın
çocuğunu öleceği yaşa büyütemeden giden
bir anneyi uğurlamış olsa da
onyedi kalp kriziyle

yürüdüm
adımlarım nasıl da uyarılıyor
kapıyı çalan biri olduğunda
isterse bir hırsız olsun
kapıyı çalmaya yeltenen

öldüm
ve yarın üşüştüler başıma; yaşlar, ayaklar, gözler
ve yarı yaşam yakınmaları sürdü adıma
ve yar uzun saçlı bir adamla geldi mezarlığa
ve ya bir kadınla…

ve
gömdüler beni,
öldürdükleri gibi
özenle.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir