Oğullar ve Rencide Ruhlar

Beş yaş insanın en olgun çağıdır: sonra çürüme başlar.”

Adetten olmuş galiba artık, bu kitapla ilgili nerede bir yazı okusam hep bu ilk cümle alıntısıyla başlıyor. Kuralı bozmayayım dedim ben de böyle girişiverdim ve fakat bir yandan da aldı beni bir korku: aman diyeyim okuyucuda öyle derin bir edebiyat incelemesi, profesyonel bir metin okuması beklentisi oluşmasın! Zira değil… Aksine bu kitap, ki en sevdiklerimdendir, böyle bir büyüklenmeyi kabullenecek bir kitap değildir. O sebeple yazının sonuna geldiğimde iş etiket seçmeye geldi miydi elim boş kalabilirim, affola…

Bu uzunca girizgahtan sonra gelelim asıl konuya: Oğullar ve Rencide Ruhlar, Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar’ın ardından 2004 yılında çıkardığı ikinci kitabı. İletişim Yayınları’ndan yine ilk kitap gibi (reklama mı girdik??) ve yine ilk kitap gibi (şimdi bu da saçma oldu; önce Tatlı Rüyalar’ı mı yazmak lazımdı? ama ben önce onu okumadım ki…) bizleri pek eğlendirirken bir yandan da psikoloji, felsefe, siyaset, müzik, edebiyat ve daha nice referanslarla da zihnimizi gıdıklıyor, genel kültürümüzü sorguluyor. Alper Kamu (Albert Camus?) isimli beş yaşında ağzı bozuk, alkolik, hatta biraz da narkotik bir veletin peşinde, karşı apartmanda oturan Hicabi Amca’nın cinayetini çözeceğiz diye bir gecede 200 sayfalık kitabı deviriyoruz da bana mısın demiyoruz ama bir yandan da “bu nasıl çocuk” demeden duramıyoruz.

Çünkü Alper her ne kadar Nietzsche okuyan Chostakovitch dinleyen, “olgun” bir çocuk olsa da hala belinde plastik mermi atan oyuncak tabancasıyla dolaşıyor, arkadaşlarıyla futbol maçı yapıp yara bere içinde eve geliyor, Allah deyince aklına hala üst kattaki komşu Hasan Amca’nın yüzü geliyor (tabii “Neden karısı Sevim Teyze değil?” diye kendini sorgulayıp ataerkil toplumun düşünce yapılarımızı nasıl da şekillendirdiği analizini yapmadan da duramıyor) ve o da neredeyse bütün çocuklar gibi annesiyle babası kavga edince gönüllü barış elçisi oluveriyor. Yani aslında Alper çok tuhaf ama çok bizim çocukluğumuz gibi, yani aslında bütün çocuklar gibi olduğu için sevmeden duramıyoruz kendisini.

Son yıllarda Türk edebiyatında bu dedikleri yalan mı sahi mi belli olmayan, hafiften absürd komedi tadında ama aslında bir hayli dolu, eli yüzü düzgün, metinlerarasılığın çok güzel örneklerini teşkil eden büyülü gerçekçi eserler sevindirici oranda çoğaldı. İlk İhsan Oktay Anar’ın kitapları geliyor aklıma örnekleyebilmek adına, belki Elif Şafak ucundan. Dünya’dan olmazsa olmaz Paul Auster ve tabii ki Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı. İşte Alper Canıgüz de aldığı psikoloji eğitiminin de kazandırdığı bir yetenekle olsa gerek bu yolda ilerliyor. Henüz bir Marquez olmasa da gençliğinden ötürü umut veriyor. Merkalısı için hayli tatmin edici, tavsiye edilesi kitaplar yazıyor.

Bu arada bu benim Tramvay Durağı’ndaki ilk yazım, o yüzden değer verdiğim bir malzeme üzerine yazayım, azıcık da kişisel yazayım nasıl olsa ilk hafta hoca bir şey demez dedim. Saat çalmamış, uyanamamışım, o yüzden de biraz geç kalmışım. Ama iyi ki de yetişmişim, biraz da şımarıklıkla, hoşgelmişim…

Not: Bu WordPress sistemini ilk kez kullanıyorum ben, varlığı muhtemel şekilsel tuhaflıklar bundan dolayıdır efendim.

Author: se7in

Share This Post On

2 Comments

  1. Öyle hınzır bir karakter ile karşı karşıyayız ki.. Mesela “Üzüntü olmadan yaşayamaz annem.” diyebiliyor o karakter. Sonra zamanı öldürmek için yatağın altına uzanıp belki de kendisini o taş soğukluğu ile cezalandırıyor. “Legato” nedir şıp diye biliyor o, Kay ve Gerda gibi aşklar hiç ona göre değil. Belki büyüdüğünde o çok sevdiği komşu kızı ile aralarında birtakım ilişkiler de olabilir.. Bu da okuyacak biri için attığım bir taş olsun ister, bu güzel inceleme yazısını tebrik ederim. : )

  2. Çok teşekkür ederim efendim! :))

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir