Muz Sesleri’ni Duyan Kadın: Ece Temelkuran

Ece Temelkuran’ın kadın naifliğini, severken yorulan, yoruldu mu kucağına dökülen ellerini, kimi zaman kimseye eyvallah demeden gidişini, kelimelerini serpiştirişini, kocaman yüreğini seviyorum ben. Hayat Üçlemesi’ni okuduğumdan beri benzeri bir şey bekliyorum. Köşeyazılarında Kürt Sorunu’ndan bile bahsetse, ben cümle arasında bu anlatımı arıyorum. Baharın geliş zamanlarında neşeleniyor, biliyorum, o zaman ben de heyecanlanıyorum. Baharı onun cümleleriyle karşılamak istiyorum. Ve dediğim gibi bekliyorum.
Muz Sesleri çıkacak denildiğinde nasıl bir heycan nasıl bir güzellik. Ece Temelkuran’ın ilk romanı olduğu için o da heyecanlı bittabi. Katıldığı televizyon programlarında, verdiği röportajlarda durmadan “Muz Sesleri” diyordu. Heyecanı reklamla birleşti, insanların gözüne battı, rahatsız etti. Yıllardır Milliyet Gazetesi’nden yana duran kıyısını aldı Habertürk’e taşıdı. Özgür Mumcuyla birden gerçekleştirdiği ve “Ne de yakıştılar şimdi” dedirttiği evliliğini noktaladı. Özlettiği yüzünü her yerde görür olduk. Türkiye’nin pek çok yerini kapsayan imza günleri.. Ben ki çok severim Ecetem’i, 5 dakikalık mesafede olmama rağmen gidemedim imza gününe. Görmeye hazır değildim belki. Bu kadar kolay olmamalıydı onu görmek. O ayağıma gelmemeliydi. Ben ona rastlamalıydım. Bu çok daha iyi olmaz mıydı?

Tüm bunlara tamam. Roman, tamam, Beyrut, tamam, Ecetem geliyor, tamam. Ama neden Muz Sesleri? Ha çukçukçuk. Ne ince düşünürsün sen Ecetem. Başlayalım madem kitaba:

hakikat, tozdaydı; gördüm.

Muz Sesleri’nde Beyrut’u gördüm, kocaman yürekli kadınlar gördüm, yüreklerini ufaltarak gerçeklere dayanmaya çalışan adamlar gördüm, aşk gördüm, savaş gördüm, kendimizi savaş gerçeğinden nasıl da soyutladığımızı gördüm, oysa savaşı içimize dikmeden yaşayamayız -savaşı içimizden sökmeden ölemeyeceğimiz gibi, Muz Sesleri’nde Ece Temelkuran gördüm ben. Kırıntı halinde. Elleri daha az dökülüyordu kucağına. Toparlayabiliyordu. Heyecanlandığında ellerini nereye koyacak, artık iyi biliyordu. 23 yaşında değildi. Kalemi daha uzundu artık, her yere ulaşan cinsten. Ben de naptım? Aldım Muz Sesleri’ni. İçinden 23 yaşındaki Ecetem’i ayıkladım. Uğraştım mı? Evet. Değdi mi? Nasıl özlemişim ki..

o, bu pazar burada değil.

o biri de değil ama sanki bizden biri. bizimle yaşıyor, apartmanımızda ama aslında yok gibi. hepimiz bir araya gelsek söyleyemeyiz tam nerede olduğunu. sanki sadece hepimizin toplamı gibi. birbirimizle olan hesaplarımızın toplamı. kavgamızın ve sonra bitirmeden uykuta yatırdığımız kavgamızın hepsi. kuyusuna günahlarımızı ve kahkahalarımızı attığımız biri gibi. adını pek sık anmayız. çünkü hepimiz biliyoruz neden bahsettiğimizi. her şeyin sebebi o çünkü.

kurşun yaraları vardı başından beri. yağmur yağdığında zamanın tozu akardı yarasından, kurum gibi. ama gözü alışınca insanın, yaraları görmezsin. biz görmezdik. bizim gözümüz böyle alıştı. zaten hepimiz biraz ona benzemiştik sonunda. acıyan yerlerimizi birbirine dayayarak susturmayı ondan öğrenmiştik.

bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, “ben seni hiç çağırmadım ki,” diyen bir erkek, zalim.

ne zaman inansan aldatan, ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla, savaşsız kalmış bir asker gibi güneşinin altında yalnız bırakan bir hali vardı.

itip kakardı insanı. ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. bunu bilmeyenler gelir geçer. anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.

niye ona gelip duruyorlar, biliyor musun? çünkü her seferinde gençliklerini geri veriyor onlara. onda öyle bir şey var. kim tanısa öyle der. demeyebilirler belki, ama döne döne ona gelmelerinin sebebi bu. anlattıkları yüzünden. her gün yeniden anlatabildiği yeni hikayeler yüzünden. sonrasını merak ediyorsun ya, o seni çocuk yapıyor bir bakıma. soysuz sopsuz, hesap vereceği evi olmayan bir çocuk. hep yarın var, dün yok onda. o yüzden sen de dünün olmadığı bir yaşında donup kalıyorsun onunla olunca.

durmadan konuşur. çok konuşur. üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken. kaşlarını çatar, aldırma. sanırsın ki hep kavga ediyor. sen de kızarsan işte o çok fena. başa çıkamazsın, gazabının sonu yoktur. gülümseyeceksin. ne zaman ki sinirlendi, gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille: “yapma haji, haram!”

dökülür kızgınlığı. nasılsa en iyi o bilmiyor mu bu gece kimsenin eve gidemeyebileceğini, yani değmeyeceğini. sırtını okşayacaksın, çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar. öyle tuhaf bir huyu var. sana bile saldırsa, bilirse yine de onun için orda olduğunu, ağlar bile suçluluktan. oğlan çocuğu gibi işte, tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.

sesleri çok iyi taklit eder ve her sesi ayırt eder. böyle bir özelliği  var. çünkü dinleyerek yaşıyor aslında. seslere göre karar veriyor. kuşların sesini biliyor, bütün silah seslerini ve insan seslerini. arap alfabesinin ince ses ayrımlarıyla terbiye edilmiş bir kulağı var onun. bir de bu sesleri iyi ezberlemezse hayatta kalamayacağını biliyor. yani orman gibi yaşıyor biraz. seslere göre karar veriyor tehlikenin ne kadar yakında olduğuna, kimin başına bir şey geleceğini sesleri dinleyerek anlıyor.

bak, keyfetmeyi peki iyi bilir. arak’ını koy önüne, biraz kıbbe, biraz nane. sonuna kadar gider. senin sonuna kadar… onunla bir gece geçir, gör kendini. nasıl dener seni! işlemeyeceğin bütün günahları su içer gibi işlersin, nefes alır gibi, bilmeden. sabahından korkma, zaten onu yanında bulamazsın. bu yüzden yeniden denemek istersin. o gece bir daha olsun, “belki bu sefer yanımda tutarım,” dersin, hınçla ve aşkla. yok, olmaz. sahtekarların kralıdır, tavlayamazsın.

anlattırır. demeyeceğin ne varsa dedirtir sana. ağzından karnın dökülür, karnının dibinde ne tuttuysan. bu yüzden yenilirsin her seferinde zaten. o hikayeler anlatır ama sana hep kendini anlattırır. onda laf bitmez ama sen bitersin. dibini gördün mü anla ki artık sen onunla birliktesin. git, başkalarına git, dene. yok, olmaz. döner gelirsin. dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. onun için hep daha güzel olmak istersin, artık seni beğenmeyeceğinden korkarak. bu, diri tutar seni.

çok “yani” der. yerli yersiz. neden dersen, anlaşılmayacağını sanır, ondan. yani’leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkarmak içindir. hikayesi çok karmaşık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için, hep anlamadığını düşünür. dene anlatmayı yeniden o hikayeleri, simleri dökülür, beceremezsin.

bir de durmadan “unuttum,” der, “bilmiyorum.” her şeyi hatırlıyor aslında alçak! unuttuğu tek şey yok. sadece kimsenin o kadar zamanı çok, bunu biliyor. bu yüzden demez diyeceğini. her şey, hatırlıyor da niye anlatsın? neye yarayacak? “hem hikaye bitmedi ki!” böyle der.

kokusu pek bahis konusu olur. sadece insan gibi kokar oysa. insandan başka hiçbir şey kokmaz. çünkü hepimize benzer. ama hep bizden daha güzeldir. bizden başka kimsesi yok ama hiçbirimizi sallamaz. öyle on dokuz yaşında bir oğlan çocuğu gibidir, omuz atar geçer. ama sorsan hepimizden ihtiyar.

onda güzel olan ne diye sorsan, kimse söyleyemez. ben söyleyeyim. senden habersiz bir şey yaptığını sanırsın hep. müptelası olduğu budur herkesin. o seni bulana kadar onu bulamayacağın için, oturup ne yapıyor olduğunu düşünürsün. merak edersin, öfkelenirsin ve o seni bulduğunda şaşarsın kendine, nasıl hiç kızmamış gibi onu yeniden sevdiğine. onun yanında zayıfsın işte, bu halini seviyorsun. ağzına tükürüşünü seviyorsun, seni böyle aşağılayışını, kendine benzetmesini.

bir gün öyledir, bir gün böyle. kafasının tası atmışsa, derhal kendine bir sığınak bulacaksın, yerin altına kaç. keyfi yerindeyse çık beraber korniş’e, denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kurşunlayan kendi değilmiş gibi tüttürür. ve pek haşhaşlıdır. başka türlü katlanamıyor kendine muhakkak. uyuyamıyor başka türlü.

esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. baksan bir şeye benzetemezsin. ta ki sana bakacak. gözünün içine. seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umurunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana.. “içimde böyle bir yer mi varmış?” dersin, oralarına kadar değer. çözülmeni bekler. görmek için nasıl soyunduğunu. koltukaltlarına kadar sevmek için seni. oralarına kadar ısırabilmek için. bırakma kendini. o gözler bir daha öyle bakmaz çübkü. kendi bir daha isteyene kadar. o da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. o zamana kadar senin işin, toplamak kendini. böyle işte. çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin.

niye? çoğu insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada. bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı!

aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydeskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydeskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.

fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacakmış gibi yeniden. başka türlü unutamıyor herhalde. ve unutmak zorunda hatırlayabilmek için kendinin ne olduğunun. sorularınla yorma onu, aklında tuttuklarını unutmaya çalışıyor.

çok sigara içiyor. bırakamadı bir türlü. ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorlar, ama değil. aslında sadece ellerini nereye koyacağını bilmiyor. ellerini bıraksa, dinlense biraz, dursa yani, düşer. o yüzden hareket ediyor. durmadan. dizlerini sallıyor otururken, yürüse karmakarışık saçlarıyla oynuyor, parmaklarına doluyor durmadan, karıştırıyor. çünkü çözülse, kopar.

çok tanıyanı var, ama kimsesi yok, bakma. fena halde öksüz o. belki çok iyi biri olabilirdi başka bir yerde olsaydı, başka bir zamanda. öyle bir hayali vardı sanki herkesin. ama böyle oldu. sanki herkes biraz o ihtimali seviyor. bir gün durulacağı ihtimalini, bunun onu öldüreceğini bile bile.. herkes onda kendi yaşadığını seviyor. sor, herkes söyleyecektir. hayatlarının en önemli dönemecini onunla aldıklarını anlatırlar. çünkü herkesten ve her şeyden koparır seni. kendinle bırakır. ne istediğini bir tek o zaman bilirsin, sana kendini itiraf ettirir.

aramızda bir yerde oturuyor. bizimle yaşıyor gibi ama.. sorsan kimse gösteremez yerini. efkarlı bir yerimiz var. ne zaman ansak onun adını, ne zaman “beyrut” desek, oramız sızlıyor. şimdi dön başa yeniden oku onu. çünkü o biri bile değil ama aramızda en çok o yaşıyor.

Muz Sesleri – Ece Temelkuran – Sayfa 131

Author: Dide Gokay

Share This Post On

3 Comments

  1. Blog aleminde dolaşırken birilerinin aracılığıyla rastladım sitenize,ilk ilgimi çekenler ise izlediğim ve çok beğendiğim (benim de üzerine yazı yazdığım) Uçurtmanın Kuyruğu oyunu ve Ece’nin ‘Muz Sesleri’ adlı kitabı oldu. Ne yazacağımı pek bilmiyorum kitapla ilgili, çünkü çok şey var üstüne yazılması gereken… Gerçekten o kadar güzel, o kadar gerçek ve o kadar etkileyici ki… Kesinlikle herkesin okuması gereken bir kitap… Ayrıca bende pek hazır olmamama rağmen şehrime geldiğinde gidip imzalattım kitabımı ve az da olsa bi’ sohbet etme şansımız oldu. Eğer çekinceniz Ece’nin karşısında kitlenip konuşamamaksa, kesinlikle bundan kurtulun ve bir an önce gidip görün derim size… Çünkü sevecenliği, güleryüzü ve samimiyetiyle öyle rahatlatıyor ki karşısındaki insanı… Ve herkese tek tek yapabiliyor bunu, hiç sıkılmadan! Ve gerçekten çok içten… Kitabın reklamlarından birinde Yaşar Kemal’in kitap hakkındaki görüşleri yer alıyor. Şöyle diyor Yaşar Kemal: “Okuyucularımdan bir isteğim var… Onlara çok sevdiğim bir dil ustası Ece Temelkuran’ın romanını öneriyorum.” Asıl takıldığım ise şu oluyor: “bir dil ustası”… Ece Temelkuran gerçekten çok büyük bir dil ustası… Romanda bunu o kadar açık seçik görebiliyorsunuz ki… Sanırım fazla uzattım:) Kitabı çok sevmemden olacak… Tabi Ece’yi de:) Herkese iyi okumalar…

  2. çekincem ecetem’e dair beslediğim kişisel değerden kaynaklanıyor sanırım ve planlı olmasını istemiyorum (: bir gün tesadüfen karşılaşırsak elbet selam veririm gibi geliyor yoksa. ece temelkuran’ın dil ustası olması konusunda ise hemfikir olduğumu belirtip, eski kitaplarının ne kadar güzel olduğunu ekleyeyim. iyi günler! (:

  3. sewgılı dıde o tesadufu bende beklıyorum uzun zamndır ama bı turlu olmuyoo :)

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir