Modern Times

“Modern Zamanlar: Endüstrinin, bireysel teşebbüsün ve mutluluk peşinde koşan insanlığın öyküsü”

Modern şehirlerde sıradan bir işgünü, çalar saatlerin buyurgan sesiyle başlar. Kalabalık caddelerin, trafiğin ve koşuşturmacanın içinde yetişmek zorunda olduğumuz bir işimiz, bizi istisnasız hazır ve nazır bekleyen ve hatta ilaçlarını bile almış, gazetesini çoktan okumuş asık suratlı bir patronumuz, arasına karışacağımız makineler, işimizden gücümüzden başımızı kaldırıp da birbirimizi görmeyelim diye bölmelerle ayrılmış çalışma masalarımız, ergonomik ofislerimiz, içinden akmak zorunda olduğumuz milyonlarca kablo, donuk gözlerle bakıp durduğumuz bilgisayar ekranları, bizi lime lime etmesinden korktuğumuz makineler ve laf anlatmak zorunda kaldığımız onlarca ve belki yüzlerce insan.

Hızla akan bir koyun sürüsü ile metro istasyonlarında muntazaman bekleşen ve aynı şekilde mütemadiyen asfaltın ve gökdelenlerin arasında akıp giden bir insan kalabalığını ayıran şey (filmin başında böyle bir paralellik var), ilkinin ağıllara veya otlaklara doğru koşuşturması, ikincisinin de kara kara fabrika bacalarının/makinelerin/çarkların/kabloların/ arasında kaybolup yok olmasıdır. İkisinin ortak yönü ise, yapılan eylemlerin bilinçsizliğidir.

Sabah 06.00’da işbaşı yapan işçilerin tüm hareketlerini kontrol eden müdür, sürekli azarlanan, herşeyi eline yüzüne bulaştıran ve makineler arasında şaşkın ve çaresiz kalan Charlie Chaplin’e yöneliyor. Çünkü var olan düzeni bozan, iş akışını bozan, beceriksiz biridir o. İşçiler, bantlardan akan ve aslında hiçbir işçinin tam olarak ne yaptığını bilmediği garip bir üretim biçimi arasında ter dökmektedir. Devasa makineler arasında onlar, üretim sürecinin devamı adına, aslında makinelerin birer parçası haline gelmişlerdir. Daha da ötesi, ellerinde vidaları ve anahtarları ile bu makineleşmiş işçiler, trajik bir biçimde, işlerinin ustası olmaktan da uzaktırlar. Çünkü uzmanlaşma söz konusudur ve aslında hiçkimse tam olarak ne yaptığını, neyi ürettiğini de bilmemektedir. Bu anlamda, modern iş hayatının zanaatı ve ustalığı öldürdüğünü söylenebilir.

Paytak yürüyüşü, melon şapkası, garip ayakkabıları, sarkık pantolonu, dar ceketi, çevirip durduğu bastonu, bıyıkları, elden bırakmadığı centilmenliği, merhameti, yardımseverliği, iyilikseverliği ve sakarlıklarıyla Sessiz Sinema döneminin en eğlenceli sembolüdür Charlie Chaplin. Kanaatimce, her eğlencenin derinlerinde yatan hüznü de böylesine naif bir biçimde gösteren eşsiz bir oyuncudur Chaplin. Şarlo, bu anlamda unutulmaz tiplemelerinden biridir. Modern Zamanlar (Modern Times) ise makineleşen modern bireyin, yani dışlandığında, işe yaramaz bulunduğunda veya kurulu düzeni bozduğunda hapishaneye ya da hastaneye gönderilen bireyin öyküsüdür ve Chaplin’in en etkileyici filmlerinden biridir.

Modern Zamanlar, klasik Chaplin filmlerinden oldukça farklıdır. Zira Chaplin filmleri, itiraza fazlasıyla açık bir genelleme olacak ama “eğlencelik” filmlerdir aslında. Ama Modern Zamanlar’da, eğlence, görece olarak yerini eleştiriye, hem de sıkı bir eleştiriye bırakmıştır. Eleştirirken güldüren (vida sıkma sahnesi, yemek yeme makinesi, kazara komünist bir hareketin ele başısı olarak hapsi boylaması, hapisteki uyuşturucu deneyimi, tersanedeki yeni işinde daha ilk dakikalarda yapımı bitmemiş bir gemiyi yanlışlıkla denize indirmesi, şarkı sözleriyle ilgili sahne vs.) ama bunu yaparken sistematik bir bilinç düzeyine göndermeler yapmayı da ihmal etmeyen bir filmdir Modern Zamanlar.

Sanayideki makineleşmeye bir protesto niteliği taşıyan film, bu yıpratıcı süreç karşısında ortaya konabilecek insani tepki ve karşılıkların neler olabileceğine dair altı çizilmemiş öneriler içermekte ve “mutluluk arayışı”nda insanın sahip olduğu özelliklere vurgu yapmaktadır. Mesela, her şeye rağmen, beceriksiz ve sakar olduğu için girdiği endüstriyel işlerin tamamında tutunamamış da olsa umursamazlık modern iş anlayışına Chaplin’in verdiği en etkili cevaplardan birisi olabilir. Zira umursamazlık, sakarlık, işten kaytarma ve tembellik gibi netameli meseleler karşısında bir patronun önereceği yegane çözüm elemanı işten atmaktır.

Chaplin’in Modern Zamanlar’da yaptığı şeyi ben şöyle yorumluyorum: Modern şehirlerde, metro istasyonları ve bordrolar arasında gidip gelen sallantılı varlığımız bir tür “gönüllü kulluğa” dönüşmüş durumda. Bu yeni global ekonomik düzene ayak uyduramayan bireyler ya akıl hastanesine ya da hapishaneye postalanıyorlar. Zira uyumsuzlar, tutunamayanlar kurulu düzeni, çarkların işleyişi bozmakta. O halde, makineleşmenin bizden beklediği kesin itaat ve sadakat ile dalga geçmek, anarşist bir tutum da olsa, umursamazlığın yanında diğer bir seçenek olarak önümüzde duruyor.

Diğer yandan, makineleşmenin söz konusu baskısı, enikonu insan oluşumuza yönelmiştir. Makineleşmeyle birlikte modern üretim süreci, kitlesel bir üretimi kutsamakta ve “tek-tip” bireyleri kalifiye eleman olarak görmektedir. Açıkçası modern işçi, yarı-makineleşmiş bir varlıktır. Bu bağlamda endüstriyel gelişmelerin insan üzerindeki olumsuz etkilerini izale etmek ve mutluluğa ulaşmak için Chaplin’in önerdiği bir diğer seçenek “tebessüm etmek”tir. Ya da mesela kahkaha atabilmektir. (Keyfekeder, işe gitmediğiniz bir sabah, caddeleri yukardan gören bir parkta, tek başınıza oturup işlerine yetişmeye çalışan kalabalığa bakarak kahkaha atabilirsiniz, bunu yadırgamam.)

Çarkların arasında sıkışmış insanlığımızı ofis ve fabrika düzeneklerinden çekip çıkararak, grevlerin ve lokavtların arasından, toplu sözleşmelerin ve ikramiyelerin arasından biraz olsun sıyrılarak var oluşumuzun iyiliğe matuf hallerini ve hayallerimizi kurtarabiliriz. Endüstrinin keskin dişlerine koca koca taşlarla vurup onu köreltebiliriz. Ya da büyük yangınlar çıkarabiliriz işyerlerinde. Şarkı söyleyip dans ederek ve en önemlisi bizim olan, bize has dünyamızı ve kirletilmemiş, üstüne şehrin ve fabrika dumanlarının boca edilmediği hayallerimizi bavullarımıza sıkış tepiş doldurarak buradan uzaklara da kaçabiliriz. İşte tam da bu sebeplerden ötürü, Modern Zamanlar’ı sevimli kılan şey, mutluluğa ulaşabileceğine dair umudun korunmasıyla ilgili hatırı sayılır çözümler önermesidir. Bunlar, hepimizi birer tatlı serseri yapsa da ve yine bizi hakim ideolojiye kafa tutan, uslanmaz ve söz dinlemez birer anarşist yapsa da yanımızda yöremizde “keskin” çözümler olduğunu unutmamak gerekir diye düşünüyorum.

“Modern Zamanlar”a farklı bir bakış açısından ya da açıkçası art niyetli bir açıdan bakanlar, belirli kalıplara sıkışmış bir sınıf mücadelesini orda pekala görmek isteyebilirler. Öykünün, siyasi ve propagandacı bir dil kullandığı da ileri sürülebilir. Bu eleştirilere tamamen katılmak mümkün değildir. Zira, Modern Zamanlar’ın temel paradigması, sanayileşmenin insanları makineleştiren ve insan aklına ve onun doğal hallerine saldıran ve onu da bir çeşit makine düzeneğine dahil etmeye çalışan yapısını ortaya koyma (mesela filmde, işçiler yemeklerini çabuk yesin, hemen işlerinin başına dönsünler diye icat edilen bir “yemek yeme makinesi” Chaplin üzerinde traji-komik bir biçimde deneniyor. Bu, Taylor’ın iş yönetimi ile ilgili teorilerinin eleştirisi anlamını da taşıyor) ve insana mutluluğa ulaşma yolunda alternatif öneriler sunma kaygısını da içerir. Bu kaygı, sanayileşmenin gaddar ve dışlayıcı durumu göz önüne alındığında hiç de sebepsiz ya da manasız bir kaygı değildir aslında.

Modern Zamanlar’a dair kıymet verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer tespit ise şudur: Charlie Chaplin, sessiz sinemanın gücüne inanmış bir adam olarak, sessizliği, “sürekli bir hareketliliği dayatan moderniteye karşı önemli bir direniş aracı” olarak etkili bir biçimde kullanmıştır. Sessizliğin yanında, Chaplin ile özdeşleşen ve yukarıdaki satırlarda temas ettiğimiz sakar, başına buyruk, hayalci, serseri, laf dinlemez ve gözüpek tutum ve davranışlar, aslında modern iş yaşamının dayattığı kuralcılığa (fabrika patronunun tüm fabrikayı kameralarla gözetlemesi), buyurganlığa (patronun işçilere emirler yağdırması) uzmanlaşmaya (bantlarda çalışan işçilerin durumu), ayrıntıcı bakışa (patron odasında bir puzzle’ın parçalarını birleştiriyor sabah sabah) hesap edilir oluşa (yemek yeme makinesinin ayarları) denetimci bakışa (sigara kaçamağı yapmak isteyen işçinin hemen yakayı ele vermesi, yine patron!) ve aşırı ölçülü tutuma bir anlamda başkaldırı niteliği de taşımaktadır.

Modern Zamanlar’ın, büyük holding patronları ve gittikçe azmanlaşan Hollywood film endüstrisine göbekten bağlı yapımcılar sebebiyle, “Şehir Işıkları” (City Lights, 1931), “Altına Hücum” (Golden Rush) ve “Büyük Diktatör” (The Great Dictator, 1940) gibi diğer Chaplin filmlerinin gölgesinde kalmış bir film olduğunu ileri sürebiliriz. Bu iddianın, genel geçer bir inandırıcılığa sahip olmayışını hesaba katarak, hiç değilse bir sinema izleyicisi olarak; fabrika, hastane ve hapishane arasında sıkıştırılmış modern insanı anlamak açısından Modern Zamanlar’ın dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir