Michael Gira & A Hawk and A Hacksaw

Ivan:
“Söyle bana, söyle güzel kız
Nasıl da aklımı kavak ağacına
Dolanan sarmaşık gibi sarmaladın”

Marichka:
“Unutma beni Ivan, unutma
Beni en az 2 kez an her gün
Ben seni günde 7 kez anıyorum
Elma ağaçları hemen yeşeriyor o zaman”

Yukarıdaki diyalog, Sergei Parajanov’un başyapıtı Tini Zabutykh Predkiv [Unutulmuş Ataların Gölgeleri]’den. Film için konuşulacaklar başka bir yazının konusu, ancak filmin bu yazıya dahil edilmesine sebep New Mexico’lu şirin folk ekibi A Hack and A Hacksaw’un filmin gösterimine eşlik eden canlı performansları. O kısma değinmek, o zamanları çok konuşmak istemiyorum. Zaten o sırada sahneden uzakta bir yerde kendimi esas sürprize hazırlıyor, demleniyordum. Sadece epey uzun gibi geldiğini,  yine de grup üyeleri Jeremy Barnes ve Heather Trost için görevlerini layıkıyla yerine getirdiklerini söyleyebilirim. Seyirciyi hazırladılar, ortamı ısıttılar ve şiir böyle başladı.

4 Mayıs 2012 akşamı, yine gürültülü bir cuma,  garajistanbul ve Kod Müzik tarafından düzenlenen Jameson Movie Sounds kapsamında, nihayet bir abideyle tanıştık. Birisi bana artık altmışına gelmiş bir adamdan “çok” bir şey beklememem gerektiğini söyleseydi ona yaşadığı dünyayı yöneten birkaç ismin yaşını hatırlatır, müziği dinlemeye devam ederdim. Neyse ki böyle bir şey olmadı. Gira sahnede adımlamaya başladığında başka bir paralel evrene geçiş ile kanın damarda akış hızı önce arttı, sonra ağırlaştı, en sonunda da raydan çıktı.

Gira geniş kravatların bol paça pantolonlarla aynı karede bulunduğu zamanlarda Jarboe ile birlikte kurduğu Swans’e ara vermiş, Skin, Circus Mort, The World of Skin, The Body Lovers diye dolaşmış, o arada Devendra Banhart gibi bir ses ile tanışmamıza ön ayak olmuş, The Angels of Light ile yüreklerimize dokunmuş, ardından tekrar Swans öforisini sürdürmüş ve şimdilik son albümleri olan The Seer ile adeta dönmüştü.

Bugünlere tüm yakışıklılığı, ‘cool’u, siniri, titremeyen sesi ile dönmüş olmasına şaşırmak mı, sahnenin birkaç metre ötesinde  yerde oturan dinleyicileri yakınına çağırmasına hayran kalmak mı yoksa şarkının ortasında sağ yanağına ardarda indirdiği beş şaplakla şoke olmak mı daha kaydadeğer emin değilim. Lydia Lunch ile yaptığı ‘Hard Rock’ albümünden sürpriz bir şarkı beklesem de, Dan Metz ile icra ettiği What We Did’den bir Is / Was umsam da olmadı, ancak setlist’in nirengi noktasında beliren ‘Blind‘, aklı uzaklara götüren ‘She Lives‘ adımı unutturdu.

Cover yapacak gibi durmayan ‘sert abi’, fotoğraf çekilmemesini konserin başında rica ettiğinden herhangi bir kriz yaşanmadı. Bomonti birasını sevdiğini, vodkasına konser boyu pek dokunmadığını, oturduğu yerden bis’e çıkabilen bir adam olduğunu, daha iyi bir insan olmamızı sağlayabildiğini gördük.

Dün orada yaşananlara tanık olanlar, pişmanlıktan ve hayalkırıklığından parsek parsek uzakta duygularla, gözyaşına beş kala mekanı terk ettiler.

Ne kaçırdığınızı merak ediyorsanız, diskografisini dinlemenizi öneririm.

Not:
Bu bir konser yazısı sayılmamalı. Çünkü ben konserleri anlatamıyorum, yapabilenlere saygım var.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir