Melancholia

Bir şeyi beğendiysem etkisinden çıkmam uzun sürer. Etkisini kaybetmemesi için çaba da sarf ederim çoğu zaman. Yine de kelimeleri seçmekte zorlanırım. Bazen susmaktır en iyi anlatıcı. Bazen de kırık dökük, devrik de olsa iki kelam etmektir hakkında. Melancholia da öyle bir film işte. Etkisinde kalmak için çok şey söylenmesi gereken yine de hakkını verecek doğru sıfatların bulunamadığı türden.

Güneşin arkasına saklanmış, dünyaya çarpma ihtimali bulunan mavi bir gezegen. Bir metafor. İki ayrı bakış açısı. Melankolinin insanın ruhunu nasıl ele geçirdiğine dair kuvvetli senaryo, renk, ışık, müzik ve oyunculuk zinciri.

Yönetmen koltuğundaki Lars Von Trier yine ruh halimizin derinliklerine göz atmamızı salık veren bir filmle karşımızda. İlk 10 dakikasında bizi neyin beklediğine dair kesitlerin birer tablo edasıyla verildiği filmin ilk bölümünün adı “Justine”, yani Kirsten Dunst’ın oynadığı karakter. Bu bölümde bir düğün seremonisi izliyoruz; dakikalar geçtikçe karakterin inişli çıkışlı ruh haline anlam vermeye çalışıyoruz. Sanki bacaklarına tırmanarak onu aşağıya çeken şeyin bir süre sonra onu her şeyden –işinden ve eşinden- kopardığına tanık oluyoruz. Her sahnede daha çok dibi görüyor Justine. Sürekli uyuyor. Yıkanamıyor. En sevdiği yemek olan köfteden bile kül tadı alıyor. İkinci bölümse “Claire”, Charlotte Gainsbourg’un can verdiği karakterin hayatının kapılarını açıyor bize. Dünyaya yaklaşan ve çarpma tehlikesi olan bir gezegenin varlığından haberdar oluyoruz ve bu gezegenin Claire’i nasıl etkilediğinden. Justine bir anda ağırbaşlı, aklı başında kız kardeşe dönüşürken Claire’in kendini kaybetmesine tanık oluyoruz. Korkularının eşiyle ve çocuğuyla olan ilişkisinde yol açtığı gel gitlere. Bir yandan da yaklaşmakta olan gezegeni göz hapsinde tutmasına. Değişen bakış açılarının kişilere bakışı da nasıl değiştirdiğini sorguluyoruz aslında bir yerde, ve içinde bulunulan ruh halinin hiç de göründüğü gibi olmadığını, bunu ancak yaşayanın bildiğini.

Melankolik ruh halini gökyüzüne ithaf eden bir film Melancholia. Yüzünü mavi renge dönenlerin, güneşli bir günde kar yağdığına tanık olanların, reçeli kavanozun içinden parmaklayan veya farklı renkte paketlenmiş çikolataları “hangisi neyli acaba” diye art arda yerken bir yandan da kahvesini yudumlayanların, kısacası melankolinin içine girdikten ve onu benliğine yedirdikten sonra onunla yaşamayı öğrenenlerin günlüğü gibi.

Gece gökyüzüne baktığında aydan başka bir ışık daha görenlerin günlüğü.

Author: Zeynep Özar

Share This Post On

1 Comment

  1. İçimizde bir şeylerin ardına saklı mavi gezegenler var ve biz müsaade ettikçe benliğimize çarpmaya bayılıyorlar.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir