Malj

Malj

Orijinali İ.Ö. 680 – 645 arası yaşamış Yunan şair Arkhilokhos’a ait olan, İskoç muhafazakâr-liberal ekolünün 20. yy’daki en önemli temsilcilerinden sayılan Oxford’lu profesör Isiah Berlin tarafından modernize edilen ve Princeton hocası Marvin Bressler tarafından en detaylı şekliyle yorumlanan  tilki-kirpi fabli, durakta görücüye çıkacak kısa filmi okumamızda faydalı olabilir. Hikaye bu ya; tilkinin kirpiyi altedecek hızı, gücü, çevikliği, numaraları fazla olsa da, kirpinin yaşamını kurtarmasını ve idame ettirmesini sağlayan tek bir mükemmel hamlesi vardır: yumak haline gelerek kapanmak. Kirpi en iyi olduğu ve en derin tutku ile bağlı olduğu şeyi yaparken ablukadadır. Yine de bir adaptasyon geliştirmiştir. Dışarıya verdiği mesajın içeriği, hayatıdır. Kirpi sormasa da, başkaları dediğimiz yekûna, yani bizden farklı olan, bir şekilde bir özelliğiyle farklı olduğunu fark ettiklerimize nasıl davranıyoruz? İyi mi, kötü mü yoksa adîl mi olacağız? Üzerine kafa patlatıp düşünmemize değer mi? Bu hengâmede kırılan kibrimizin yerine deri değiştirmiş bir bakış açısı mı koyacağız? Nasıl ve ne zaman ve hepsinin sonunda: “neden”?

Mao Zedong’un ölümü ile İran’da İslam devriminin gerçekleştiği yıllar arasında çekilmiş on dakikalık bir eser Malj (aka. The Mallet). Adı gibi balyoz. Filmin Yugoslav yönetmeni Aleksandar Ilic,  “Malj  kazara çekildi. O vakit benden istenen, Yugoslavya’da tarım konulu bir film üzerinde çalışıyordum. Varazdin’deki gıda fabrikası Koka’da, işçilerin civcivleri seçtikleri bu taşıyıcı bandı gördüm. Siyah civcivlerin büyüme süreci yavaştı. Siyah civciv banda ulaşırsa, balyozun altındaki varile gidiyordu. ‘Beyaz’ olanları seçiyorlardı. Her şey korkunçtu. Bana Hitler’in toplama kamplarını hatırlattı. Herkes bu filme farklı bir anlam veya metafor verebilir.” diyor.

1941’de Nazi Almanyası ve Mussolini İtalyası desteği ile Yugoslavya’yı kana bulayan Ustaše (“asiler”) tarafından toplama kamplarında kullanılan balyoza; büyük çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu Yahudi, Çingene, Boşnak yaklaşık 700bin kişinin hayatına mâlolan, Hersek’i Bosna’dan ayırıp Hırvatistan’a katma idealine indirilmiş bir darbe adeta. Godard’ın da aktardığı üzre, öldürmek üzerine başarılı olduğunu bildiğimiz bir halkın ölümle olan talihsiz imtihanını hicveden bir anlatı. İşleyen mekanik düzen Şarlo’nun konuştuğu ilk filme, Modern Times‘a götürüyor belki aklı; 1977’den bu yana da etkisini koruyor. Hareketli bant üzerinde iyi, sağlıklı, güzel olan civcivleri seçen eller, Nazi toplama kamplarında yemek ve küçük öncelikler karşılığında diğer tutukluların zorla çalıştırılmalarını yöneten işbirlikçi tutukluları (kapoları) andırıyor. Onlar neyin sağlıklı ve iyi, neyin bozuk ve hatalı olduğuna karar veren tanrısal, politik, askeri gücü temsil ediyorlar.

Onat Kutlar‘dan:

Filmin yönetmeni A. Ilic’le tanışmak, dost olmak fırsatını buldum. Sakin, ağırbaşlı, orta yaşlı bir sanatçıydı. İlk sorum şu oldu: “Kara civcivin, bant üzerinde itilerek bırakılınca, geriye doğru koşup kurtulmaya calışmasını nasıl sağladınız?” Gülerek yüzüme baktı. “Civcivler de sıcaklığa ve sevgiye doğru koşarlar,” dedi.”Kara civciv bantın üstüne gelince, filmde göstermediğimiz kısa bir sürede, seçici kadınlardan biri onu sıcak avucunda bir an tutarak okşadı.  Sonra onu bıraktığında, hatta eliyle ittiğinde, gene de koşup durdu bu dost  sandığı sıcaklığa civciv. Civcivi aldatmak zorunda kaldığımız için üzüntü  duyuyorum. Ama ne yapalım seyirciye istediğimiz mesaji vermek için hile  yapmak zorundaydık.  Ayrıca küçükler ne kadar kolay aldanıyorlar…”

Yönetmen A. Ilic’le, Sıraselviler’de bir lokantada uzun uzun konuştuk o akşam. Bizim “kelaynak kuşları” ile de ilgilendi. Çünkü kuşlar, uzmanlık  alanıydı onun. Söyleşirken birden yıllar önceye gitti kafamdaki çağrışımlar. Krakow Kısa Film Şenligi’nde gene kuşlarIa ilgili bir belgesel seyretmiştim. Bir korulukta, tirolien şapkalı, buz swatch bir avcı, bir teknisyenin titizliği  ile sakalara, isketelere tuzak kuruyor, küçük kuşları yakalayarak büyük bir kafese kapatıyordu. Film, yakalanan kuşlardan birinin kafes içindeki gerçek öyküsüydü. Acaba Bay İlic, “özgürlük”adını taşıyan bu belgeseli  görmüş müydü? Yönetmen gene de gülümsedi. “O filmi ben yaptım,” dedi.

Sapasağlam olsa da arzulanmayan, yalnızca “siyah” olduğu için yetersiz, çirkin, tü kaka olduğu düşünülen ve balyoza itilen civcivin peşinde anaç tavuklar gibi gıdaklıyoruz Ilic’in filminde. Civciv elden ele, bir oraya bir buraya. Kirpi gibi kendisini koruyup kurtarabileceği bir numarası da yok üstelik. Bu, umudu safdışı bırakan bir mücadele. Her türden ayrımcılığın at koşturduğu yerküre, algılarımızın önyargılarımızla olan bitmeyecek ünvan maçına sahne. Vücut hareketlerini ve yüz konfigürasyonlarını çalışan kinesics de, ilişkilerde fiziksel boşluğun ve iletişim mesafesinin önemini vurgulayan proxemics de modern birer uydurma sanki. Daha en baştan, eşitlik işimize gelmiyor ve lise müfredatlarında Orwell yok. Anlamaya yeltendiğimizde suyunu çıkarıyor, beceremiyoruz. Ayarımız yok.

2012 Şubat’ında aramızda ayrılan Ilic, fonda tek bir mat ses kullandığı muhalif belgeseliyle beni çocukluğuma götürüyor, güneşin alnında koltukaltımda top, kendimle konuşuyorum.

Civciv güzeldi. Ortaokula kadarki yaşantım, pazar yerlerinde boyalı civciv görmekle geçti. Renklendirilen, farklılaştırılan tavuk öncesi zararsız yaramazlar gözüme güzel geliyordu. Çocuklar kesekâğıtlarından turuncu, mavi, mor civcivler çıkarırlardı. Halen az su doldurulmuş yumurta poşetlerine lepistes ve japon balığı konulduğu bir çağdayız, halen bazı şeyler aynı, ama bizim pazar yerimiz eskiden halısaha olan bir otoparka taşındı. Nohutlu pilav satan bıyıklı adam ve poğaçacı gittiler. Buz gibi soğuk sudan içen kalmadı. Farklılaşıldı. Muhtar bile değişti. Ben o sıra farklı olana karşı bir reaksiyon geliştiremedim; aklım futboldaydı. Topun peşinden dünyaya koşuyordum. Şambrelleri dikişten kaçanlar  kırtıpilleşir, artık yuvarlayana haz vermeyen lastik parçalarına dönüşürlerdi. Önceden oyuna devam edilirdi ama artık daha farklıydı. Sanırım dışarıda geçirilecek daha çok vaktimizin olması, beğenilerimizi ve beklentilerimizi değiştiriyordu. Çıtalı ile, sapan ile, güvercin kümesleri ve renkli kolonya torbacıkları ile arası limonî olanlarımız, topun eskidiğine hükmederlerdi. Yaşları bizden olsa olsa iki fazlaydı. Direktifleriyle iki kavak ağacının arasına diktiğimiz kale, topların mezarlığıydı. Şimdi baktığımda hayâline bile uzak olduğum yaşlı yorgun bir incir ağacı onlara ev sahipliği yapar, belediye tarafından hatırlanacakları güne kadar sırf yıpranmış oldukları için gözden düşenleri gölgesinde saklardı. Bunlar da beni o sıralarda çok ırgalamıyordu. Umrum muydu, ne yapabilirdim hem. Farklı olana bir sevgi ya da nefret yetiştirmiyordum. ’80lerde genç olsaydım, “Ot bu, yıkın bunu!” denilecek ilk kişiydim. Politik baskınlıklarını üzerimizde hissettiren farklı akranlarımız da vardı. Multikültürel bir çeteydik. Onlar farklı olanı sevenler ve sevmeyenlere dahil olmazlardı. Şartlar uygunsa sevebilirlerdi. Çoğumuz bu konularla ilgilenmezdik. Ama Ercan sevmezdi. O zaman biz de sevmezdik. Mahallemizde ‘öteki’ mahallelerden çocukların misket ya da saklambaç oynaması canımızı sıkardı. Toplarını patlatır, maçlarını sabote eder, yuhalamalarımızın arasına karışan küçük tehditlerimizle hakettiğimiz alanı, bizim olan çocukluğu geri alırdık. Çünkü bizim çöplüğümüzdü ve bizim borumuz öterdi. Üstelik tüftüfte iyiydik.

Bizimle karşı karşıya gelmek istemezdiniz.

İyi seyirler dilerim.

 

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir