London

Bir ilişkinin enkazında kalanın eline, yalnızca kendini hırpalama ve sorgulama flaması tutuşturulması ne kadar adil olabilir? Filmi sindirdikten sonra aklıma gelen soru bu olmuştu. Bir tarafta gözden kaybolan bir sevgili, diğer tarafta azılı düşmanı olan kendisiyle kalan bir adam. Melankolinin daraltmadan yedirildiği bir film olmuş London.

2005 yapımı olan ve izleyende ilişkiyi süzgeçten geçirdikten sonra elde kalan tortuları nereye koyacağını bilememeye sebep olan filmin başrollerinde; Jessica Biel (London), Chris Evans (Syd) ve Jason Statham (Bateman) yer almış.

Film, birbirine tutkuyla bağlı bir çiftin zaman içinde yaşanan kıskançlık ve fikir ayrılıkları, farklı sosyal çevre ve dışa dönüklük neticesinde ayrılıktan kaçamamaları çevresinde dolaşıyor. Syd’in ayrılık sonrası perişan ve ilaçlı haliyle bizi karşıladığı giriş sahnesinde, London’ın başka bir erkekle başka bir şehre taşınmadan önce vereceği, ancak kendisinin davetli olmadığı veda partisinin haberini alması sonucu atan şalterleriyle birlikte tuzla buz olan bir akvaryumu görmemiz ve arka fondan yükselen The Crystal Method’dan London’ı işitmemiz üzerine, oturduğumuz yerin yeterince rahat olup olmadığını kontrol ediyoruz.

London karakteri haddinden fazla güzel, Syd gözleri görmeyen bir aşık, Bateman ise bir cümleyle ifade edilemeyecek bir adamdır. Başından geçen yerli yersiz çıldırışların altında kalmış ve çektiği acıları derinine bastırmaya çalışırken başka çıkmazlara dalmıştır Bateman. Zaten bunu malum banyo sahnesinde de görecektir izleyici. Jason Statham gönlümde gereğinden fazla taçlanmış bir adam iken buradaki Bateman rolüyle artık bütün istatistikleri aşmıştır. Küstah ingiliz aksanını her fırsatta beynimize kazıyan Bateman, acınası bir karakterdir. Ancak bu hali onu daha da çekici kılmakta ve ”Adam bir şahane!” iltifatını da açık arayla kapmaktadır. Abarttığımı düşünenleriniz filmi tekrar izleyebilir.

Çoğu zaman yüksek gerilim hattında dolaşan çift, hemen hemen her ilişkinin maruz kalacağı çıkmazlara düşmekte gecikmez ve hissedilenlerin sözcüklere de hissettirilmesi gerektiğini düşünen bir taraf çıkar. London. Syd’den sürekli olarak seni seviyorum’u duymaya çalışsa da karşısında duran adam sözcüklerin bu kadar prim yapmasını lüzumsuz bulur ve London’ı kronik bir eksikliğe iter. Bu durum aralarında şöyle bir diyalog geçmesine sebep olur:

– Hadi.. Sevdiğimi biliyorsun.
– Eğer beni seviyorsan neden söylemiyorsun?
  Niye söyleyemiyorsun?
  Niye senin için bu imkânsız?
  Sadece… sadece iki kelime.
  Sadece… on üç harf. on üç harfi söyleyemiyor musun?
  Çok değil.
– Seni Seviyorum (omzuna yazar).
Söyle.

Gelgitlerle süren filmin duygusal açıdan yeterince doyurucu olduğunu söylemek mümkün. Zaten duygusal-dram etiketlerini, aşkın bütün gergin yüzlerini gözümüze sokarak haklı çıkarıyor London. Filmin başrol oyuncularının Cellular adlı filmde de birlikte rol aldıklarını ekledikten sonra, bu filmi olası bir ayrılık ertesi  izlemenizi pek tavsiye edemiyorum.

Filmin soundtrack albümü The Crystal Method’un elinden çıkmış ve oldukça başarılı. Edinmek isteyenler için paylaştım.

The Crystal Method – London (Soundtrack)

İzledikten sonra bana lanet yağdıran Fırat’a ithaf edilmiştir.

Author: Selin Ozdemir

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir