Les Chants de Maldoror

Comte de Lautréamont, yani Isidore Ducasse.. Albert Camus için, dahi liseli. André Gide içine, tüm eserlerinden utanmasını sağlayan bir hasta ruh. Louis Aragon için, tüm edebiyat dünyasını yerle yeksan edebilecek bir eser olan Maldoror’un Şarkıları’nın yazarı. Benim içinse, kötülükten de iyilikten de aynı dozajda beslenebilmiş bir erken ölümlü. Sürrealizmin İncili kabûl edilen eseri ile şiirin temellerini atmış, Stéphane Mallarmé ve Arthur Rimbaud ile birlikte dünya şiir tarihine yön vermiş, temel oluşturmuş bir asi.. Gece Yayınları, Gendaş Yayınları derken ve arayıp da bulamazken, nihayetinde Kırmızı Yayınları’ndan 2008’de Özdemir İnce tercümesi ile çıkan son baskısı sayesinde ulaşabildiğim; gerek yazarının kısacık yazın macerasına (24 yıl, 7 ay, 20 gün yaşamış birinin sadece 2 yıl yazması) böylesi “tartışmalı bir opus magnum” bırakabilmesinden, gerekse de o bugün-yarın ikileminde kalıp da seçilmiş bir yalnızlık içerisinde böylesi huzurlu olabilmesinden ötürü gözümde efsaneleştirdiğim ve kesinlikle gözümde büyüttüğümden fazlasını bulduğum bir kitap: Maldoror’un Şarkıları.

6 şarkıdan oluşan, yazılma aşamasında Ducasse’ın önce Lautréamont’a, sonra da Maldoror’a dönüştüğü (belki de ilerlediği; sürüklendiği; kasıtlı yaptığı) ama sonra iki bölümden oluşan Poésies‘i yazarken tekrar Ducasse’a döndüğü, yani sürekli bir altkimlik-üstkimlik karmaşasında hayatın, sanatın, edebiyatın, şiirin, şiirselliğin dibine dibine vurduğu bu kitabı okumadan önce cesaretsizdim. Sonra, ‘kitap sizi zehirleyecektir’ uyarısı ile daha da irkildim ama bir yandan da kamçılanmama sebep oldu bu. Yani egolarından taviz vermeyen, övülmeye ve pohpohlanmaya -ki hakediyorlardır- pek alışmış edebiyat dünyası veteranlarının bile es geçemediği, önünde elpençe divan durduğu bir kitap vardı karşımda.

20 aylıkken annesini kaybeden, Pau Lisesi’nden sınıf arkadaşı Paul Lespès tarafından “uzun boylu, hafif kambur, ekşimtrak sesli, uzun saçları ile alnına dökülen, soluk tenli, sessiz, içine kapanık, kederli” diye tanıtlanan, ilk yayıncısı Lacroix tarafından da düzenli ve çalışkan olduğu söylenen (ki Lacroix, onu gördüğü tahmin edilen 2 kişiden biridir) bu Edgar Allan Poe ve Racine hayranı genç adam, inanılmaz meraklandırıyordu beni. Hastalıklı beyninin, piyanoya dokunduktan bir süre sonra kalem tutan ve tüm nefretini, ilkelliğini, hıncını kâğıtlardan çıkaran bu nadir türün ne olduğunu okuyarak öğrenmek istedim. Max Chaleil onun için “Ducasse + Maldoror = Lautréamont” diyordu. Mahlasları hakkında bilinen birkaç şey vardı. En başta, Eugène Sue’nün Latréaumont karakterinden alıyor adının bir yarısını. Maldoror ise, çoğulcu yaklaşımın buluştuğu yakın bir anlamla izah edilebiliyor: “Şeytan“. Yani en genel, en açıklayıcı anlamı bu. Baudelaire’i, Rimbaud’yu ve aslında tüm sürrealistleri, hatta Salvador Dali’yi (kitabın 1934 baskısındaki illüstrasyonlar ona aittir) bile etkilemeyi başarmış gencecik, sırlarla ve acılarla dolu bir adam. Yalnız yaşamaya alışmış; ketum. Proto-faşizmin, Hitler diktatoryasının hüküm sürdüğü kırsallarda, gördüklerini simgesel bir dille anlatma derdine düşmüş bir acemi. Acemiliğini asla ve kat’a belli etmeyen, güçlü bir genç adam. Binnetice, korkuyor ama inanılmaz bir arzu ile onun beynine girmek istiyordum. Netekim cesaretlendim ve yaptım.

Şimdi şöyle: Birinci Şarkı‘da Lautréamont “On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini” der ve demistifikasyon (efsane yıkımcı) yazınsal gücünü hiç sakınmadan yürürlüğe sokar. Zehirli bir kitaba başladığımızı, sayfalar ilerledikçe zehrin kanımıza karışacağını söyler. Fiktif ve fakat olması mümkün bir aile yaratarak, bu aile figüründen toplumsal tabulara, inançlara, Tanrı’ya, kişilerarası saygı permütasyonlarının kolpalığına, cebren kutsallaştırılan değerlere, gizlere dokundurur. Dünyayı zayıf karnından yakalamayı ve egzajere edilen tüm o “hayatta kalma”, “yaşama tutunma” naneleriyle alay etmeyi öyle güzel becerir ki, Şeytan’ın oyununa geliriz. Habisliğimizi sayfalar arasında yüksek sesle dillendirirken bulabiliriz kendimizi.

Örneğin;

Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.

Ailelere nifak tohumu serpmek için anlaşma yaptım fuhuşla.

ve ‘toplum’a giydirir: “Yaşlı okyanus, beslediğin türlü soydan balıklar arasında kardeşlik bağı yok. Hepsinin ayrı ayrı huyu ve yapısı, başlangıçta bir düzgüsüzlük gibi gelen durumu yeterince açıklıyor.”

Şüphesiz ki Lautréamont’nun kötücüllüğünü yaşadığı dönem şartlarını değerlendirmeden filtrelendirirsek, çok doğru noktalara ulaşmamız pek de mümkün olamaz. Anne sevgisinden yoksun kalmanın, hatta biyolojik olarak da bir anne figüründen ayrı ergenleşmesinin onun üzerindeki etkisi yadsınamaz; tıpkı Jean Genet‘nin annesi tarafından kundağıyla terk edilmesinin, onun kabarık suç dosyasında ve korkusuz, eksantrik hayatındaki etkisinin yadsınmaması gerektiği gibi.. Yine de Lautréamont, “ölü güzel annem” diye yad ediyor onu. “Kötülükler Kitabı” diyebileceğimiz, bu Necronomicon benzeri başyapıtına annesi hakkında tek kötü sözcük yaz-a-mamasını, sevgisizliğin açtığı derin yarıkların onda asla “anneye isyan” şeklinde yansımadığını görüyoruz. Yarattığı aile, ondaki ailesizliğin bir ikamesi gibi algılanabilir ve çok açılımlı sübjektif yorumlar edilebilir hakkında. (Benim yazdıklarım, tamamen kişisel çıkarımlarıma dayalı olan ve her zaman ‘hata payı’ barındıran öznel paylaşımlardır.)

İkinci Şarkı, Paris banliyölerinde, oradaki Tuilleries Bahçesi‘nde, küçük bir çocuk ile Maldoror (burada Maldoror, Lautréamont’un kendisi mi yoksa alter egosu mu, bilemiyoruz tam. Kendisine ‘ben’ demeyen, ama kendisindeki ben’i, kendisine anlatmaya çalışan bir adam gibi tahayyül ediyordum okurken) arasında geçen ultra-tuhaf, film noir‘lere lâyık bir diyalog sarsar bizi. Belki de çocukluğundaki masum Ducasse’tır konuştuğu.. Belki de ona;

– Ne düşünüyorsun küçük?
– Gökyüzünü düşürüyorum’u yazdıran bir duygusal şokun etkisindedir Lautréamont; ya da biz öyle sanalım ister.

Sonra ilerleyen sayfalarda sıra, ‘körü körüne inanç aksesuarları’nın en magazineli olan Tanrı’ya gelir -ki katılıyorum-: “İnsanların masraflarını kendi keselerinden ödeyerek besledikleri bir böcek var. Bu böceğe herhangi bir borçları yoktur, gelgelelim korkarlar ondan.” Sanırım artık kiminle raks ettiğinizi biliyorsunuz. Lautréamont, sadece birkaç sayfa sonra, özeleştirisi ile tüm eleştirilerin üzerine bir rögar kapağı bırakır: “Benim haksız saldırıma uğrayan insanlığın öcünü almanın o övülesi amacıyla gözü dönmüş kimi kaçak gölge, bir martı kanadı gibi duvara sürtünerek odamın kapısını gizlice açarsa, ve göksel enkaz yağmacısının böğürlerine bir hançerse saplarsa ne yazık! Şu ya da bu şekilde atomlarına ayrışabilir kil pekâlâ.

Üçüncü Şarkı, İkinci Şarkı’nın ayrıntılarına gizlenmiş Leman, Lohengrin, Lambano, Holzer isimlerinin anılmasıyla başlar. Onların ölümlerinin Lautréamont üzerindeki etkisinin gücü, Lautréamont tarafından da dillendirilir. Burada hemen belirtmem gereken, Lautréamont’un pozitif bilimlere olan yatkınlığının yanı sıra, fen bilimlerine de inanılmaz bir ilgisinin olduğudur. Yıldızlar, kara delikler, göktaşları bir yana; yanardağlardan, vadilerden, fiyortlardan rahat rahat bahsedecek kadar coğrafyaya hakim oluşu, sadece 22 yaşında birisi için ne kadar da hayranlık uyandırıcıdır.. Metafizik, mitoloji, biyoloji, anatomi, tarih, fizik.. Lautréamont, sanki yıllarca açmak için beklediği isyan bayrağını dikmiştir. Her yanından dünyaya, insanlığa, varoluşa saldırmaktadır. Ontolojiyi, birey’i, oradan bencilliği ve riyâyı, devamında insanın hamurunu istediği gibi yoğurmaktadır. Yin’deki eksiklik’i Yang’daki taşkınlık dengelemek yerine, akut’u kronik’le örtbas etmeyi seçmek yerine, kadın ile erkeği iki ayrı ‘rezervuar’ olarak düşünmek yerine yani; yaratmış olduğu evrende her birini bir diğerine lehimleyerek kusursuz bir harman yaratır. “Bir siklon burgacının bir balina ailesini havaya kaldırması gibi bir heyecan dalgası” diye ifade eder bunu, bunu biraz hava ve biraz su ile ifade etmek yerine, bunu her ikisiyle de ifade eder. Korkusuzdur. Erinmez. Üşenmez. ..ve Dördüncü Şarkı‘yı, tarihin belki de en büyük bilinemezi ile, insan ile açar.

İsyanında bir yumuşama, sesindeki toklukta bir geri vites, bir tedirginlik hala yoktur. Yalnız bir cümleye sığıştırdığı kendi manası, onu ele verecektir: “Grizu patlamasının nice aileyi yok ettiği görülmüştür; ama, yıkıntıların ve zararlı gazların ortasında ölüm neredeyse ansızın bastırdığı için, can çekişmeleri pek kısa sürmüştür. Ben… bazalt gibi yaşıyorum!

Peki Lautréamont, neden bazaltı seçmiştir? Damar, akıntı ve kütle halinde doğada bulunan bir volkanik monomer ile benzerliği nedir? Hemen sonrasında gelen “Nicedir benzemiyorum kendime artık” cümlesi, Lautréamont’un Ducasse-Lautréamont-Maldoror arasında med-cezire uğrayan kişiliğini kabullenmesidir çünkü bu biraz. Şekli değişmekte, kimyası yenilenmekte ve o dönüşmektedir. Topluma değil, daha beteri olan kendine yabancılaşma ile iç içe olduğunu itiraf ettiği bu satırlarda dahi acımasız olmayı başarabilmesi, yazının illüzyonu ve haşmeti ile bir kez daha karşılaşmamız değil de nedir? Zaten Dördüncü Şarkı, bütünü itibari ile Lautréamont’un kendisine kendisinin ne kadar da acınası, kirli, lekeli olduğunu söylemesi ile geçiyor, denebilir. Lautréamont’nun karakter tahlili açısından en faydalı bulduğum, en samimi, en hakikâtli cümlelerdir Dördüncü Şarkı’dadır, diyerek ben de bir itirafta bulunayım ve Beşinci Şarkı‘dan söz edeyim..

Hah, işte zurnanın zırt pırt hort zort diyerek kafayı yediği yere yaklaşıyoruz: “Eğer yazım hoşuna gitmek mutluluğuna erişmezse, kızmasın bana okur.” Beşinci Şarkı’nın girişindeki cümle gardımızı düşürmeye çok yaklaşmıştır. Tababet bilgisi ile Lautréamont’dan dayak yeriz. Bir zoolog, bir ornitolog, bir oşinograf olduğunu söylese dahi ona inanacak kıvama gelmişizdir. Ve kitapta beni en etkileyen cümleye gelir sıra: “Öznelliğim ve Tanrı, bir beyin için ikisi çok fazla.” Tansiyonumuz düşmeye başlamıştır. Marquis de Sade’vari iğrençlik betimlemeleri yoktur onun cümlelerinde. Onda iğrençliğin kendisi vardır. Kötülüğün özü. Salyaları akan bir dünyayı, “kuşlar çiçekler böcekler” diye tesmiye edemeyeceği bir dönemde yaşamış olmasının, hem zaten böyle bir şeyin de onun işine geldiğinin emareleri.. Lautréamont’dan bir cümle, evet abartacağım, dünyayı yerinden oynatabilir. Sizi şaşırtabilir. Üzebilir. Hayranlık uyandırabilir. Kızdırabilir. Ancak midesini bulandırmaz, çünkü zaten dünyadasınızdır ve yeteri kadarı mide bulandırıcı şey vardır. Lautréamont, iyi bir çocuktur. İtilmiş bir genç, iten bir şairdir. Yazarak öldürebilen ve diriltebilen bir tanrı. 24 Kasım 1870’den, yani onu bir otel odasında bu lanet okuduğu ve köküne kibrit suyu döktüğü dünyadan alan günden beri, esrarengiz, saygıdeğer, muhteşem, inanılmaz gibi sıfatlarla anılan bir uç renk.. André Gide’e, “Maldoror’un Altıncı Şarkı‘sını okuyunca kendi yapıtlarımdan utandım” dedirtmek o kadar da kolay olmasa gerektir ?!

Denizin bütün suyu, düşünsel bir kan lekesini silmeye yetmez” diyebilen bu adam, Altıncı Şarkı’dan sonra adeta bis’e çıkar ve Poésies‘e iliştirdiği şu prologla, “ben neden okudum ki o zaman bu kadar şeyi?” ikileminde bırakır sizi:

Kara kaygının yerini yüreklilikle, kuşkunun yerini inançla, umutsuzluğun yerini umutla, kötülüğün yerini iyilikle, sızlanmanın yerini görevle, kuşkuculuğun yerini imanla, safsataların yerini soğukkanlılığın aldırmazlığıyla ve gururun yerini alçakgönüllükle dolduruyorum

Ciddi bir Blaise Pascal hayranı ve kritisisti de olan Comte de Lautréamont, şiiri belirli kalıpların dışına taşımış, onu temelini atmış, ona yön ve anlam vermiştir. Özdemir İnce tercümeli muhteşem eseri Les Chants de Maldoror: Maldoror’un Şarkıları’nı, Tramvay Durağı okuyanları ile paylaşmak, gerekirse-ki süper olur- okuyanlarla konuşmak, tartışmak benim için gerçekten çok büyük bir zevktir. Buraya kadar okuduysanız, bir de teşekkür ederim.

firat@tramvayduragi.com

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

4 Comments

  1. Kırmızıdan çıkan baskıyı görmeden Gendaş’tan yine Özdemir İnce çevirisiyle çıkan 1999 baskısını okumaya başladım. İkinci şarkıdayım. Çağının ötesinde olduğu ve bunun da farkında olduğu da anlaşılıyor. İkinci şarkıda “…..İçine fırlatılmış olduğu bu çağda çırpınıp duruyordu, ama boşuna;bu çağda yeri olmadığını biliyordu, ama kurtulmasının da olanağı yoktu. Korkunç bir zindan!…”sf 83

    Ya da, “…bana yüce gerçeği gösteren gönül gözümün açılmasından sonra, anısı hiç anısı hiç peşimden ayrılmayan o korkunç saatte duyumsadığım acıları, düşünerek bile olsa, yeniden yaşamak gözüpekliğini gösterebilmek için,, geceler gündüzler boyunca, nice gözüdoymaz karabasanın gırtlağımı emdiğini söyledim size….”

    Müthiş bir öngörü, inanılmaz bir düşgücü. Bu anlamda eseri yazdıktan elli yıl sonra okurla buluştuğu düşünülürse…

    Ayrıca, bakış açınız eseri değerlendirmeme destek oldu. Teşekkürler,

  2. Eserin Türkiye’de çıkan tüm baskıları elimde mevcut. Ancak inanın bana Gece Yayınları baskısı ile bu kitabı okumak ayrı bir zevk.

  3. merhaba fırat bey. ben sonuna kadar okudum blogu. enfesti :)
    6 aydır bu kitabı arıyorum.satmak isteyen ya da ödünç vermek isteyen birileriyle irtibata geçip bir şekilde okumak istiyorum kitabı.
    umarım yardımcı olacak birileri vardır. blog ve yorum tarihlerine bakınca çok ıssız bir yerde yazıyormuşum hissine kapıldım.

  4. Selam, yazıyı yazan arkadaşımız şu sıralar askerde. Biraz yaz rehavetine de girdik. Kitaba nadirkitap.com üzerinden ulaşabilirsiniz, neredeyse tüm baskıları satışta.

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir