Le Voyage du Ballon Rouge

Hsiao-hsien Hou’nun 2007 tarihli filmi. Önce Filmekimi’nde izleyeceğiz diye sevinmiştik, ama sonradan programda yer almamıştı, neyse ki geçtiğimiz İstanbul Film Festivali bu filmi unutmadı da izleyebildik. Aslında beklenmedik bir şekilde festivalden sonra gösterim şansı buldu, ancak takip edemedim, ne kadar kaldı, kaç sinemada oynadı, ne kadar kişi izledi, bilmiyorum.

Bu filmi merak etmem için pek çok neden vardı. Yönetmenin yine film festivali sayesinde izlediğim ve “Altın Lale” ödülünü de alan Kôhî jikô (Café Lumière) adlı 2003 yapımı filmi nedenlerden ilkiydi. O filmi çok sevmiş ve uzun bir süre çevreme öyle bakmıştım. Café Lumière etkisi adını verdiğim bu bakış açısıyla “her an” önemli ve farklı gözükmüştü gözüme. Metroya öyle binmiş, kitapçıları biraz da öyle gezmiştim. Serbest yazar Yoko ve tren seslerini kaydeden arkadaşı Hajime, aklımda hep dingin ve huzur verici bir dostluğun simgesi olarak kaldı. Bir başka neden ise Albert Lamorisse’nin 1956 yılında çektiği Le Ballon Rouge filmiyle olan ilgisiydi. Diğerlerine göre daha zayıf olan nedenler ise Juliette Binoche sevgisi ile balonlar, kuklalar…

Öncelikle bu film de Café Lumière gibi öyküsüz bir film, uzun planlı, durağan, dingin. Song (Fang Song) Fransa’da sinema okurken aynı zamanda yedi yaşındaki Simon’a bakıcılık yapar. Suzanne, kocası ve kiracısı ile olan sorunlarıyla boğuşan bir yandan işini yapmaya çalışan yorgun bir kadındır. Simon, okul çıkışı tilt, eve gelince bilgisayar oyunları oynayan ara sıra kız kardeşiyle telefonda konuşan sessiz ve yalnız bir çocuktur. Filmin anlatılacak bir öyküsü yok. Bu nedenle de filmde olup biten her şey önemli. Bakışlar, karşılıklı sessizlikler, gökyüzünde dolaşan kırmızı balon, tanışmalar, karşılaşmalar.. Her şeyin kendine özel bir anlamı var, çünkü aslında her an önemli. Ben filmi izlerken böyle hissettim ve birçoklarına göre uzun sayılabilecek süresini bu nedenle hissetmedim. Suzanne’ın eve yorgun gelip merdivenlerde oturup sigara içmesi ve fonda duyulan piyanonun sesi bence pek çok öyküden daha fazla şey anlatıyordu. Oradaki bakışlarıyla, sinirli ve yorgun sigara içişiyle Suzanne, karakteriyle ilgili uzun diyalogların anlatamayacağı çok şeyi veriyordu. Böyle sakin ilerleyen ve çoğu zaman hayata benzeyen filmleri seviyorum. Yönetmen devam eden hayatın bir yerinden kamerasıyla girip bakıyor ve çıkıyor. Karakterlerin hayatı ise devam ediyor. Ayrıca gündelik hayatta, yaşamadan, bakmadan geçtiğimiz pek çok anı görmemizi sağlıyor böyle filmler. Ve her anın özel olduğunu hissettirip yaşamı duyumsatıyor. Tabi bazı izleyiciler için bu durağanlığın zorlayıcı olduğunu kabul ediyorum. Daha çok sabırlı olanlar ve her zaman büyük hikayeler izlemesem de olur diyenler için bu tür filmler.

Filmin Le Ballon Rouge filmiyle ilgisine gelince; bana kalırsa birebir bir ilgisi yok, filmi yeniden de yorumlamıyor yönetmen. Sadece o balonun yolculuğuna kendi balonuyla karşılık veriyor ve Pascal ile günümüzün başka türlü yalnız çocuğu Simon arasında bir bağlantı kuruyor. Kendi kırmızı balonunu pencereden gökyüzüne bırakıyor yönetmen, ve onun balonu da Simon’u buluyor, film boyunca onunla dolaşıyor. Bu nedenle o filmle karşılaştırıp bu filmden de aynı türde bir etki beklemek ya da o filmin adından faydalandığını düşünmek gibi yorumlar bana kalırsa filme yapılmış bir haksızlık olur. Çünkü bu yönetmenin kırmızı balonu, ve Lamorisse’in kırmızı balonuyla gökyüzünde karşılaşıp selamlaşıyorlar sadece.

nezaket@tramvayduragi.com

Author: Nezaket Kartal

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir