Le manoir du diable

melies

Georges Méliès, pek çok ilkin yönetmeni.

Çünkü Arrivée d’un train gare de Vincennes, L’Auberge ensorcelée gibi işlerinden sonra çektiği 1902 yapımı Le voyage dans la lune ile “ilk dekor filmi, ilk bilimkurgu filmi,  ilk seyirlik film, ilk renkli film, oyuncu kullanılan ilk film, telif hakkı ihlâlinin yaşandığı ilk film” gibi dalların hepsine adını yazmış, tarihin bilinen ilk reklam filmini de çekmiş münevver bir şahsiyet. (Ayrıca, Harry Houdini’nin ismini aldığı Fransız illüzyonist Robert Houdin’i sahnede izledikten sonra çektiği Escamotage d’une dame chez Robert-Houdin, ‘görsel efektlerin kullanıldığı ilk film’ olarak biliniyor.)

Ben özellikle korku sinemasına meftun bir ademoğlu olarak, 1896 yapımı Şeytanın Şatosu‘nu buralara eklemekte geciktiğimi fark edip aksiyon alma lüzumu hissettim:  Méliès’in buğulu eseri, türün bilinen ilk örneği.

Sinemanın geçici bir heves, devamı getirilemeyecek beyhude bir çaba olduğunun düşünüldüğü yıllarda; Das Cabinet des Dr. Caligari, Der Golem, Nosferatu gibi sessiz ilk filmler sonrası Abel Gance’ın 1927 yapımı 240 dakikalık Napoléon’unun “ilk sesli film” olduğunu ve Frankenstein, Dracula, The Mummy gibi eserlerinse 1930’ların başlarında çekildiklerini hatırladığımızda, sihirbaz Méliès’in yaptıklarının ne kadar farklı, ne kadar önemli ve şaşırtıcı olduğunu daha iyi kavrayabiliriz.

Şatoya giren bir yarasa, birden Mephistopheles’e dönüşüyor. Sonra ‘büyü’ kullanarak kocaman bir kazan, sonra cüce bir ucube, sonra bir genç kız çıkartıyor karşımıza. Ardından iki şövalye görüyoruz, tartışmaya başlıyorlar. Vampir, iskeletler, şeytan gibi korku sinemasının vazgeçilmez ne kadar öğesi varsa bir bir gözümüzün önünde beliriyor. Bütün bunlarda dikkate değer hiçbir şey olmadığını düşünme hakkınız da, üç dakikanızı bu filme ayırıp ardından unutma hakkınız da mahfuz.

İyi seyirler dilerim.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir