La Jetée

Lajetee

Güneşsiz, bu tam anlamıyla Sans Soleil günlerde, zamansızlığı ciddi bir olanaksızlık ve hatta yoksunluk olarak tanımlamaya başladım. Gitmek istediğim konserler, okumak istediğim kitaplar, duymak istediğim sesler yok. Hüseyin Kıran’ın Resul‘ü, geç bulup erken kaybetmek istemediğim çok değerli bir hediye oldu bana şu sıra. Benzerini birkaç ay önce Ágota Kristof’un Le grand cahier (Büyük Defter)’inde hissetmiştim. Gözlerimi emekleterek, bitmesin diye değil, bitirince bitmeyeyim diye korka korka okumuş, heyecanımı yitirme korkumu okuduktan sonra bile unutamamıştım. Yüzünü gösterip tenhasına çekilen güneşten geriye avuçlarına hohlayan insan manzaralarının ve toplu taşıma kuyruklarında biriken sabırsızlıkların kaldığı bu günlerde, şehir çok kalabalık – Kristof’un şehirleriyse hep tenha. Herkes, her şey, her makine alelacele bir yerlere yürüyor. Vapur bağırıyor, tren inliyor, otobüs koşuyor, adam kızıyor, kadın sinirli, çocuk ağlıyor. Eldivenler unutulmuşsa da kaşkollar boyunları sarmaya, botlar ayakları korumaya, paltoların yakaları kaldırılmaya devam ediyor. Üşüyen şehir, çok kalabalık. Gidilecek yola varılması istenen zamandan kısa bir süre sonra koyulduğunuzda bir şeyleri kaçırmış oluyorsunuz. Bir randevu, bir film, bir kaza. Kâinatın efendisi zaman, sizi yeniyor. Size ayrılan süreyi yitirdiğinizde, geriye hiçbir müzikal değer ifade etmeyen aksak ritmli o tatsız trafik ve Zebercet sıkıntısı kalıyor. Günbitiminin, inen bir kepenkten çıkan o son metalik hıçkırığın sesi. Ölümüne sası. Kapıdan baktıran Mart’ın ayaksesleri ve biraz daha sert kahve ve biraz daha bıkkınlık ve biraz daha başağrısı. Günler tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali, tam. Sonra, sonra sinema. La Jetée (aka. The Pier). Dalgakıran. Perdenin kadrajında eşitlenen zaman ve mekân. Guy Debord’un Hurlements en faveur de Sade (Sade için ulumalar)’ındaki inlemeli görüntüsüzlüğün yerini Almanca fısıltılara bıraktığı bir derya. En kısası: ân’ın filmi.

Çektiği belgesellerle olduğu kadar, Andre Bazin’in “Cahiers du cinema” dergisinde yayımlanan film analizleri ve Jean-Paul Sartre’ın birlikte felsefe eğitimi almış yakın arkadaşı olması ile de tanınan bir fotoğrafçı, yazar, gazeteci, yönetmen, son tahlilde emekçi Chris Marker’ın benim için en değerli eseri. İzlemelere doyulamayan (fotoğraflar izlenir mi?), cyberpunk‘ın göz nuru diye anılan, Hitchcock’un Vertigo’suna saygı duruşunda bulunmayı eksik etmeyen 28 dakikalık büyülü ‘fotoromanfilm’. Benim gibi bilimkurgudan anlamayan ve daha acısı belki de anlamadığı için sevmeyen nicelerinin bile izlemekten kaçamadığı  Twelve Monkeys ve Terminator filmlerinin de esin kaynağı. Stalker, Alphaville, Brazil, Fahrenheit 451, Invasion of the Body Snatchers, Mephisto, Solyaris gibi iyi sayılabilecek örnekleri dışında kendimi ait hissedemediğim türün nadide bir örneği. 3. Dünya Savaşı’nın sonrasında, radyoaktif bir enkaza ve deyim yerindeyse ölü bir şehre dönüşmüş Paris’te, yeraltına sığınmış “son sağ kalanlar” üzerinde yapılan bir dizi deneyin ortasındayız. Eidetik belleğinin gücünü tamamı montajlanmış fotoğraflardan oluşan anlamlı bir sırayla sunan yönetmen,  bizi çocukluk dönemine ait bir görüntüden çok etkilenmiş bir adamın öyküsü’ne götürüyor. Film geçmiş-gelecek-şimdiki zaman algısını altüst ederken çok derinlerden gelen müziklerle irkiliyor, susuyor, bakıyorsunuz.

Ben filmin okumaları üzerine yeteri doyuma ulaşabildiğime inandığım, hakiki el emeği ile yoğrulmuş birkaç güzel yazıya uğradım. O nedenle üzerlerine ekleyebileceğim pek bir şey yok.  Kendime saklamam gereken uzun saçmalamalarım dışında. Ama belki, Janet Harbord’ın film üzerine detaylı incelemesinin tercümesini de yetkililerden rica edebilir, meraklı ve imreneceğim gözleri ziyaretin son üç gününde İstanbul Modern’e yönlendirebilirim. Erişemediğime hayıflandığım L’Ambassade’yi ve sağlam bir Tarkovsky eleştirisi olarak kabul edilen Une Journée D’Andrei Arsenevich’i izlemek için olanak bulabilenler, siyah-beyaz’ın sessiz duruluğunda mutlu mutlu susabilir ve belki de gönüllerince sıkılabilirler.

Tüm zamanların en iyi finallerinden birine ve hareketli tek bir sahneye sahip La Jetée’yi, üzerine ne kadar saçmalasam bitiremeyeceğim bu beton gibi filmi, Aziz Valentin Günü’nün sonlarında durak sakinleriyle paylaşmak ve tekrar izlemek benim için büyük keyif.

Herkese iyi seyirler.

Sevgiyle,

 

La Jetée from Alexandre Girardot on Vimeo.

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir