Kumgüzeli

Ben Ulus Baker’i öldükten sonra tanıdım. Hrant Dink’i ise tanıyamadım bile. Tanıtmadılar sanıyorum. Ulus’un yazılarıyla, kitaplarıyla, elinin ve zihninin değdikleriyle tanışmam belki yaşımdan belki de ilgisizliğimden ötürü maalesef geç oldu. Bandista’nın unutmadığı, aslında sevenlerinin ve takipçilerinin bir türlü unutamadığı o Ulus Baker’i tanıyıp yavaş yavaş okumaya başladığım dönemde ülkenin güneyinde minik, tertemiz bir sahil kasabasında zamanı emekletiyordum. Yazdı. Alabildiğine sıcak ve şarap rengi o güzel akşamlarda, rengârenk çiçekli bahçelerin kumsala, şezlonglara zıplayan standlarından (kitap, değerli taş, kolye, yüzük vs.) birinde tanıştım Mine Abla ile. Ankaralı, onun deyimiyle “mülkiyeli”, oğlu da amcası gibi felsefeye gönül vermiş ressam, hin bir kadın. Ne yazıktır ki hoş ayrılamadık Mine Abla ile, o bana kızdı, ben ona gücendim, sonra o bana küstü, böyle sürdü gitti.

3 gün önce, Hrant Dink’in katledilişinin 4. yılında, ülkemizin yetiştirdiği en önemli sosyologlardan biri olan Hasan Ünal Nalbantoğlu’nu kaybettik. Hasan Ünal Nalbantoğlu, sevimli siniri aklımdan çıkmayan Mine Abla’nın abisi; Tanıl Bora’dan Ulus Baker’e kadar pek çok sağlam aklın hocası, piriydi. Başta Mine Abla olmak üzere hepimizin başı sağolsun demek istedim.

Kaybettiğimiz ve belki de kaybedeceğimiz tüm o güzel insanlar için, Ulus Baker’in Kumgüzeli yazısını seçtim. Ben sapıtırım, ben anlatamam, ben izah ederken yalpalarım. Onun için mikrofonu Ulus Baker’de.

En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan… Bıkkın bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında muhtemelen yazacağı… Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı… güzelsin…

Uzaktan zor seçilebilir bir harf… Hayır hayır! Şimdi anlıyorum… Gizli bir rakam, Kabala’dan… kumun üzerine çizilen… Çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz… ama güzelsin…

Dansederken göğüsleri sallanan kadınlardan, karadelikleri saatlerce uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan tırsma öyle kolay kolay… Öyleyse bu bir nasihat… çünkü güzelsin…

Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle… hâlâ güzelsin…

İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar… Rahatına düşkün keyiften uzak Osmanlı “effendi”sinin (ephendi?) garip kahvehane illeti bu iskemleler… Otur o illete gerçekten, çekinmeden, sereserpe… orada güzelsin…

Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler gibi de değil… Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü… Akşam mı? O kayıtsızdır… Bildiği gibi değişir, geçer, gider… güzelsin…

Kes kulakları, geçir bir sicime… Ama kaybetme… Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü… Islanarak… Ama güzeller…

Kalp kalbe karşı… Bir arkadaşın evinde… Çiçekmiş… Hemen uzmanı geçindim. Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam çiçekten… Devetabanını pazı sanabilirim… Neden yaptım bunu? Çiçeğin adı sardı beni… Çünkü güzelsin…

Sözlerine delik kulağım… Özürlere sağır… Kör bir kuyu olacağım… Sen ise, güzelsin…

Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem… Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim… Aldırma, güzelsin…

Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer’e “su böyle işte ve başka türlü değil” demiş… Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık… Ressamın tarafını tutuyorum… Çünkü, güzelsin…

Birkaç tel beyaz… Bizi gazlamaz… Sakınmazsın görüntünü, biliyorum… Çünkü güzelsin…

Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk yaşadıkları dostu ressam Vermeer’e bir su damlası gösterip, “su işte böyle ve değil başka türlü” demiş… Bir öpüş damlasında kanyuvarları… Mucidin tarafım tutsam da… Sen güzelsin…

Teleskopla bulamadım… Mikroskopla bulacağım… Ayın yüzeyinin de bir dokusu var elbet… Gözenekler, sivilceler… Onlarla çok güzelsin…

Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar, Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk, araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi… Kazık ve pazarlık… Ama son kumarım sensin… Sen, güzelsin…

Sen, güzelsin… Kuraldışı… Bastıbacak… Minicik… Ama sen, güzelsin…

Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum, bozuluşumsun… Pazarlık etmem… Markette yoksun… Reklamın yok! Gerçekten… Güzelsin…

Kedi sakladım senden, öykü sakladım, belki bunu da saklayacağım… İhanet… Ama sen, güzelsin…

Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun…

Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…

Author: Fırat Aydın

Share This Post On

Submit a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir